top of page
  • Ünal GÜL

TSK ÇÖZÜMLEMELERİ-1

HULUSİ’NİN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ

Sayın Temel ERSOY yazdı

Hulusi Akar Türkiye’nin gündemine hala bile ne olup ne olmadığı tam olarak anlaşılamayan, karanlıklarla dolu 15 Temmuz sahnelenmiş darbe girişiminde boynuna bağlanmış kemer ile yerlerde süründürülen görüntüleri ile girdi. O meşum olayın ertesinde başlayan yükselişi işi bittiğinde sona erdi. Çünkü Balyoz Kumpası ve 15 Temmuz Sahnelenmiş Darbe girişimi konusundaki yararlılıkları sebebiyle ödüllendirilen Hulusi’nin artık hizmetine ihtiyaç duyulmuyordu ve Erdoğan’ın kafasındaki sisteme göre Ordunun sadakatinin garanti edilmesi gerekiyordu. Bunun tek yolu ise Hulusi’nin yerine kendisinden sonra geleni bağlamaktı ki ondan sonra gelenler de uslu durdukları takdirde sarayın bahçesine girebilsinlerdi.


Neyse, biz gelelim konumuza. Tanıyanlar çok iyi bilir, Hulusi Türk Silahlı Kuvvetlerinde her zaman tartışmalı bir şahıs olmuştur. Sınıf arkadaşları kendisini “Su uyur, Hulusi Akar” diye kodlamışlar. Bizim gibi çocukluktan asker olanlar bir kişinin en iyi sınıf arkadaşları tarafından tanımlanabileceğini ve kendisine takılan ismin kesinlikle gerçekleri yansıttığını bilir.


Benim Hulusi ile ilk karşılaşmam1988-1989 öğretim yılında Deniz Harp Akademisindeki öğrenciliğim sırasında oldu. Hulusi de Kara Harp Akademisinde Binbaşı rütbesiyle öğretmendi. Herhangi bir ek beceri gerektirmeyen Askeri Coğrafya dersi veriyordu. Ortak ders olan Askeri Coğrafya dersine Kara, Deniz ve Hava Harp Akademisi öğrencileri Kara Harp Akademisindeki büyük amfide giriyorduk. Kara Harp Akademisinde Tunus ve Mısırlı öğrenciler de vardı. Pek de yetenekli ve çekici bir öğretmen olmayan Hulusi narsisist tavırlarıyla öğrencileri zor duruma düşüreceği sorular sorardı, ancak her biri ağır sınavlardan geçerek gelmiş ve ortalama üzeri zekâya sahip öğrenciler verdikleri yanıtlarla hocalarını daha zor durumda bırakıyorlardı. Bu sebeple artık Türk öğrencileri değil sınıfta dersi izlemekte güçlük çeken Arap öğrencileri sıkıştırmayı tercih etmişti bir süre sonra. Bu durum hem de diğer öğrencilerin hoşuna gittiğinden kendisi de keyif alıyordu. Bir derste Coğrafyacı Tunuslu Hacı Ahmet’ten bahsetti. Bütün sınıf gözleri kapalı tefekküre dalmış Tunuslu Binbaşıya bakınca Hulusi; “Sen!, söyle bakalım Hacı Ahmet’i tanıyor musun? Diye soruverdi. Tunuslu hiç ciddiyetini bozmadan “Hangi haji afendi? Bizde haji çook” diye yanıtı patlatınca Hulusi Hoca’nın yüz ifadesini unutamam.

Kendisiyle ikinci karşılaşmam 1992 Eylülünde Napoli’deki Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanlığı Karargâhında oldu. Ben Plan Prensipler o da İstihbarat Başkanlığında Eylem Subayı idi. Hulusi’nin iki sınıf arkadaşı daha vardı NATO’da aynı dönemde. Saim Yarbay ve Reha Yarbay. Her ikisi de çok yetenekli ve çalışkan subaylardı. Hulusi ise sürekli olarak Türk Kıdemli Subayı ve Yardımcısının peşinde, protokol işleri ve Napoli’ye gelen “paşaların ve eşlerinin” alış veriş işleriyle meşgul olurdu.

Burada Hulusi’nin önünü açan en önemli kişiden bahsetmek istiyorum. Çok değerli bir asker ve gerçek bir centilmen olan NAPOLİ Türk Kıdemli Subayı Tuğgeneral Köksal Karabay (Sonradan Korgeneral) beni Reha Taşkesen Yarbayın yardımcısı olarak atamıştı. Reha Yarbay Özel Silah Şube’de (Nükleer planlama) çalışıyor, pek ortalıklarda görülmüyor ancak diğer Türk subaylarına nazaran Amerikalı ve İngilizlerden çok büyük saygı görüyordu. İkimiz birlikte NATO’da dönen, pişen, gizli kapaklı ne varsa ele geçirip, konuyu özel olarak raporlayıp açıklayarak ve tekliflerimizi de yazarak özel kurye ile Genelkurmaya gönderiyorduk. Birlikte çok önemli işler başarmış, bir sürü olumsuz gelişmenin önünün alınmasını sağlamıştık. O dönem Napoli’de bulunan herkes Reha Taşkesen’in müsakbel Genelkurmay Başkanı olacağına son derece emindi. Yüksek ahlak, dürüstlük, çalışkanlık, zekâ, kişisel görünüm, yabancı dil, hiçbir eksiği yoktu yani. Oysa kader işini çok iyi yapmış, Fethullahçı Çete Reha yarbayın ipini çekmiş ve Hulusi’nin önünü açmıştı. Reha Yarbay Hakkari’den, Hulusi Özel Kalem’den gelmişti Napoli’ye.

Reha Taşkesen Hem Türk Özel Kuvvetleri, hem dağ komandoları ve hem de Kara Harp Okulu Komutanlığında çok sevilen ve önemli projeleriyle Kuvveti 21. Yüzyıla taşıyacak bir potansiyele sahipti. 2006 yılında ne olduysa oldu ve ilahlar Hususiyle devam kararı aldı. Hulusi önce Kara Harp Okulu Komutanı oldu sonra da Reha Taşkesen’in yerine korgeneral.


Sahte Balyoz Davasında silah arkadaşlarını satan Hulusi o günden bu yana hep tartışmalı bir isim oldu.


Hepiniz hatırlarsınız Balyoz kumpasının ünlü bilirkişisi Pilot Kurmay Binbaşı Ahmet Erdoğan'ı. Onun raporuyla yüzlerce yurtsever subay tutuklandı, yıllarca hapiste kaldılar, hem onlar, hem de aileleri büyük acılar çektiler. O bilirkişi Ahmet Erdoğan bugün FETÖ'den firari. Erdoğan'ın bilirkişi olarak atanmasını dönemin 1. Ordu Komutanlığı Savcısı Bülent Münger istemişti. Erdoğan, akademiden bir yıl önce mezun olmuştu, deneyimsizdi. İddialara göre dönemin 3. Kolordu Komutanı olan Hulusi Akar tarafından bizzat seçilmişti. Her ne kadar Akar, TBMM’de Özgür Özel’le dalaştığında Erdoğan’ın bu göreve seçilmesinde bir dahlinin olmadığını söylese de mahkeme huzurunda bu hususu açığa kavuşturmaktan hep kaçındı.


Ayrıca bavulcu yazar Mehmet Baransu'nun savcılığa bavulla getirdiği belgeleri inceleyip, ‘Bunlar darbe hazırlığıdır’ raporu veren Binbaşı Ahmet Erdoğan’ın, “resmi olarak görevlendirilmediği” de belirlendi. Balyoz Seminer toplantıları için ‘darbe hazırlığı’ değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 yıllığına İngiltere’ye gönderilen askeri bilirkişi Binbaşı Ahmet Erdoğan’ın, yasal bir görevlendirme talimatının bulunmadığı öne sürüldü.


Ahmet Erdoğan ise bu göreve nasıl atandığını şöyle anlatıyordu:

“Görevi almadan önceki günlerde Kolordu Komutanı, Kurmay Başkanı ve karargâhtan diğer ilgili subayların da bulunduğu bir toplantı esnasında emir subayının içeri girerek Ordu Kurmay Başkanının Kolordu Komutanımızı telefonla aradığını haber verdi. Komutanımız salonu terk edip tekrar geldikten sonra da Kurmay Başkanımıza Ordu Komutanlığı’na bir kurmay subayın gönderileceğini ve bir süre ordunun emrine gireceğini ifade etti. Kurmay başkanımız görevlendirilecek olan kurmay subayın rütbesinin ne olması gerektiğini sordu. Kolordu Komutanımız da 'binbaşı, yarbay, albay bak işte' dedi. Toplantı bittikten belli bir süre sonra da Kurmay Başkanımız beni çağırarak müteakip gün Ordu Kurmay Başkanını görerek göreve başlamamı söyledi. Bu aşamaya kadar ben bilirkişi olarak görevlendirileceğimi bilmiyordum.”


Askeri Savcı Bülent Münger, FETÖ militanı Mehmet Baransu’nun bavulundan çıkan sahte belgeleri Ahmet Erdoğan'a teslim ederken “Bu belgelerin gerçek olduğunu farz ederek, bir rapor hazırlamasını” istiyordu. Erdoğan da, “Deliller gerçekse, bu bir darbe planıdır” şeklinde rapor hazırlıyordu. 6’sı askeri olmak üzere 21 ayrı bilirkişi raporunda, “Bu bir darbe planı değildir” denmesine rağmen, dava tümüyle Ahmet Erdoğan’ın raporu üzerinden yürüyecek ve yüzlerce yurtsever subay ağır hapis cezalarına mahkûm edilecekti.


Gazeteci-Yazar Yavuz Selim Demirağ, "İmamların Öcü - Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Cemaat Yapılanması" isimli kitabında Hulusi Akar'ın ilerleyen yıllarda özel kalemi görevini yürütecek Ahmet Erdoğan'dan şöyle söz ediyordu:


"Ahmet Erdoğan 1986 yılında Tokat İmam Hatip Okulu’ndan sivil liseye geçti. Daha sonra askeri liseye giren Erdoğan, Harp Okulu’ndan 1994 yılında mezun olup akademiyi bitirdiği yıl, 3. Kolordu Komutanı Hulusi Akar’ın 'icra subayı' olarak görevlendirildi. 'İcra subaylığı' bir nevi 'özel kalem' ya da 'emir subaylığı' niteliğindedir. Komutanın bütün irtibatlarını ayarlayan Ahmet Erdoğan’ın akademiden yeni mezun olmuş bir kurmay subay olmasına rağmen buraya atanması hakikaten ilginçtir. Teamüllere göre akademiden yeni mezun subay kıtada 'tabur komutanlığına' tayin edilir, yani araziye çıkar. Oysa Erdoğan, nokta tayiniyle Akar’ın yanı başında görevlendirilmiştir."


Balyoz Kumpas davasında uzun yıllar tutuklu kalan Albay Mustafa Önsel, “Silivri’de Firavun Töreni” adlı kitabında şunları yazıyordu:


“Ahmet Binbaşı, 2010 yılında, 3. Kolordu Komutanı Hulusi Akar’ın icra subayıydı. Bu anlamda işi en yoğun olanlardan ve komutanın evrak yönünden eli ayağıydı. Ama ne hikmetse Hulusi Paşa, bilirkişi görevi için onu askeri savcılığa gönderdi. Bu görevlendirme hiç normal değildi.”

“O Kolordu’da iş yükü daha hafif ve çok daha deneyimli birçok albay, hatta general varken, Harp Akademisi’nden yeni mezun olmuş, ayrıca kara pilot olduğu için kıtaya uzak birinin, böylesine hassas bir davada bilirkişi olarak görevlendirilmesi çok manidardır.”

Ahmet Erdoğan'ın avukatı İlker Boz, Aydınlık gazetesine gönderdiği bir "düzeltme" yazısında "Müvekkili Akar'ın icra subayı değil, 3. Kolordu Harekât Başkanlığında Harekât Plan Subayı olduğunu ve onu Kolordu Komutanı değil, Kolordu Kurmay Başkanının görevlendirdiğini" belirtmişti. Hulusi Akar da “Erdoğan benim icra subayım değildi” diyordu. İyi ama bir kurmay başkanı, komutandan habersiz böyle bir görevlendirme yapabilir miydi? Bizim tanıdığımız Hulusi böylesine önemli bir konuda asla astlarına inisiyatif tanımaz. Buna kargalar bile güler.


Yargıtay’ın Balyoz hükmünü onamasından bir hafta sonra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hulusi Akar, Mamak’a geldi. Kendisiyle ikisi general, ikisi albay dört kişi görüştü. Balyoz kararları konuşulurken Hulusi Akar'ın birden konuyu Ahmet Erdoğan’a getirdiği ve onu savunduğu; "Bakın, o benim gözümde çok iyi bir subaydır. Takdir ettiğim bir personeldir" dediği söylendi.

Sonra ne mi oldu? Binbaşı Erdoğan ödüllendirildi, İngiltere’de görevlendirildi! Ahmet Erdoğan'ın avukatı İlker Boz'un Aydınlık'a gönderdiği "düzeltme metni"ne göre, "İngilizce Dil Puanı, Takdir Puanı, Sicil Puanı ve Ceza Puanı gibi somut verilerin dikkate alındığı son derece objektif bir süreç sonucunda" İngiltere'de NATO görevine seçildi. NATO görevlisi Erdoğan şimdi kaçak!


Emekli Tümamiral Semih Çetin, “Nerede Kalmıştık? Kumpas Açığa Çıktı” adlı kitabında şöyle yazıyordu:

“Orgeneral Akar, Balyoz sürecini çok iyi biliyordu. Kolordu’daki görevinden ayrılmadan önce Hasdal’a yaptığı son ziyarette, öncelikli görevinin Balyoz davası olacağını söylemişti. 2012 Yüksek Askeri Şûra toplantısı öncesinde tutuklu Korgeneral Korkut Özarslan’a, bekleme süresini dolduran tutuklu amiral ve generallerin görev sürelerinin uzatılacağı mesajını vermişti. Ancak bu durumda olanlar aynı Şûra’da emekli edilmişti.”


Akar'ın kariyerindeki önemli sıçramalar dikkat çekicidir. 3. Kolordu Komutanı iken, terfi sırasında önündeki Korkut Özarslan'ın Balyoz Davası'ndan tutuklanması sayesinde Genelkurmay 2. Başkanlığı'na getirildi. Orgeneral Akar, TSK'daki teamüllerin aksine, hiç ordu komutanlığı yapmadan Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Kara Kuvvetleri Komutanı olurken normal şartlarda Akar'ın önünde Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ve Korgeneral Korkut Özarslan vardı. Akar belki üçüncü sırada bile olamayacaktı. Ancak Pekin Ergenekon'dan, Özarslan Balyoz'dan tutuklanmış ve Akar'ın önü açılmıştı.

3 Ağustos 2013 günü Yüksek Askeri Şura sonuçlarında en dikkat çeken ayrıntı Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu'nun emekliye sevk edilmesi oldu. Kara Kuvvetleri Konutanlığı'na atanması beklenen Kalyoncu, emekliye sevk edilmeseydi Necdet Özel'den sonraki Genelkurmay Başkanlığı için en büyük adaydı.


Bekir Kalyoncu’ya hükümetin sıcak bakmadığı söyleniyordu. Bu iddialara gerekçe olarak Kalyoncu'nun isminin Ergenekon tertibinde tutuklanan İbrahim Şahin'in ifadelerinde ve MİT tarafından Genelkurmay'a 2005'te adları bildirildiği ileri sürülen 'Karargâh Evleri' yöneticileri arasında yeraldığı iddiaları gösterilmişti.


Kalyoncu'nun adı ayrıca 2006'da düzenlenen bir güvenlik zirvesinde 'irticai tehdit var' diyerek komutanların hükümeti suçladığı ve Erdoğan'ın da bu suçlamalara sert tepki verdiği toplantıdaki generaller arasında geçtiği ileri sürülüyordu. Kalyoncu'nun emekliye sevk edilmesi için bu kadar gerekçe yeterliydi. Ancak, yandaş medya bunu yeterli görmeyecek, Kalyoncu’nun ailesinin “Sabetayist” (dönme) olduğunu yazacaktı!


Genelkurmay Başkanlığı adaylarından Org. Kalyoncu’nun emekli edilmesi, Orgeneral Yalçın Ataman’ın 28 Şubat davasın dâhil edilmesiyle gene Akar’ın önü açılıyordu.

Akar 1998-2000 yılları arasında Tunceli Hozat İç Güvenlik Tugay Komutanlığı dışında kıta komutanlığı yapmamış bir orgeneral olarak da dikkat çekiyordu.

Talih" Akar'ın yüzüne böyle gülmüştü!


Hükümete yakın Akşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Kelkitlioğlu, ölen Akit gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya’nın Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile ilişkisini yazdı.

Murat Kelkitlioğlu, 5 Ocak 2016 tarihli “Hasan Karakaya ve Genelkurmay Başkanı” başlıklı yazısında “Hasan Karakaya’nın kavga ettiği, sesini yükselttiği bugünkü asker değil, 28 Şubat zihniyetini temsil eden dünkü askerdi” dedi.


“Hiç unutmam, 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonu. Biz gazeteciler de Cumhurbaşkanlığı’nın Beştepe Külliyesi'ne davetliydik” diyen Kelkitlioğlu, Karakaya ile Akar’ın konuşmasını şöyle aktardı:

“Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar yeni göreve başlamıştı ve hepimiz yeni komutana ‘hayırlı olsun’ demek istiyorduk. Aramızda en istekli olan Hasan abiydi. Bugün TSK’nın ‘taziyesi’ karşısında çıldıranlar, sıkı durun! Hulusi Akar, o kadar gazeteci arasında en samimi sohbeti Hasan Karakaya'yla yaptı. Dediğim gibi Hasan abi, bugün çok zor şartlar altında, büyük fedakârlıkla terörle mücadele eden TSK’nın en büyük destekçisiydi.”


Hulusi de bu sevgiyi karşılıksız bırakamazdı elbette. Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hasan Karakaya’nın vefatının ardından Genelkurmay Başkanlığı adına “taziye” telefonu açtırarak Genelkurmay’ın o eski Genelkurmay olmadığını ilan ediyor ve Bakanlığının önünü hızla açıyordu.

Gene Akar’ın Atatürk’e hakaret eden, Atatürk’ün manevi kızıyla “yattığını” utanmadan yazan, Fethullah Gülen’e övgü dolu mesajları olan dinci Akit gazetesi yazarı Mehtap Yılmaz’ı 17 Aralık 2016 tarihinde hastanede ziyaret etmesi…


Atatürk’e “Firavun” diyen, “1923 devriminden beri, boynumuz ağrıdı Batı'ya bakmaktan. Sanki bin yıllık uygarlığımız hiç olmamıştı” diye yazan, dinci- gerici Nuri Pakdil’i Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Ankara'daki evinde Ocak 2017’de (MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte)ziyaret etmesi…

Yandaş Gazete Köşe Yazıcısı Abdülkadir Selvi bu buluşmayı şöyle anlatıyor köşesinde;

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın verdiği özel bir yemekte Nuri Pakdil ile Rasim Özdenören, Genelkurmay Başkanı Akar'la sohbet ediyor. Hulusi Akar, edebiyata olan ilgisinden söz ediyor. Kayseri Lisesi'nde okuduğu dönemde, Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören'in çıkardığı edebiyat dergisini takip ettiğini anlatıyor. Cumhurbaşkanı'nın sofrasında Hulusi Akar'la Nuri Pakdil arasında tatlı bir sohbet gerçekleşiyor. Nuri Pakdil, “Bizim evde yemeğe bekliyorum” diyor. Ama işi orada bırakmıyor. Daha sonra tekrar ulaşıyor, Genelkurmay Başkanı'na yemek davetini tekrarlıyor. Genelkurmay Başkanı, 27 Ocak Cuma günü için yemek davetini kabul ediyor. Saat 19.30-20.00 arası için randevulaşıyorlar. Ama yemekte birisinin daha olması isteniyor. O kişi Rasim Özdenören. Hulusi Akar tam konuşulduğu saatte geliyor. Ama sivil kıyafetli ve bir de yanında MİT Müsteşarı Hakan Fidan var. Nuri Pakdil, Hakan Fidan'ı görünce ayrıca seviniyor. Çok eskiden beri tanışıyorlar. Ama Hulusi Paşa'ya, “Hani üniformalı kıyafetinizle gelecektiniz ya” diye hafif bir sitem ediyor. Gülüşüyorlar. Hulusi Paşa, “İnşallah öyle de geliriz” diyor. Birlikte yemek yeniliyor. Mönüde balık ve salata var. 2 saat süren bir muhabbet gerçekleşiyor.”


Abdullah Gül ile “Büyük Doğu Cemiyeti Kayseri Şubesi’nin düzenlediği Necip Fazıl Kısakürek’in konferansına katıldığını gösteren fotoğrafta yer alması…

İngiltere’de Hulusi Akar, Abdullah Gül ve Şükrü Karatepe’nin fotoğrafta aynı karede yer almaları…

Çetin Altan’ın ölümünde oğlu Ahmet Altan’a taziye telgrafı çekerken, Atatürkçü aydınların ölümünü duymazdan gelmesi…

Yenikapı mitinginde Cüppeli Ahmet ile poz vermesi…

Balyoz davasında esas alınan kumpas raporunu hazırlayan bilirkişi Erdoğan’a kalkan olması…

Askeri cezaevindeki silah arkadaşlarına yapılan kötü muameleye sessiz kalması…

2003'te Türk askerlerinin başına çuval geçiren birliğin komutanı olan, ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Raymond Odierno'dan liyakat madalyası alması…

AKP-Cemaat işbirliğiyle gerçekleştirilen Ergenekon, Balyoz, Kafes, Poyrazköy gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni doğrudan ilgilendiren tertipleri sessizce ve uzaktan izlemesi, hiçbir tepki göstermemesi…

Deniz Kurmay Albay MuratÖzenalp’in Mamak'ta ölümüne sessiz kalması…

Say say bitmez.

Ama hepsi de AKP’nin çekirdeğinde yer alan mikro güç odaklarının ikna edilmesi ve Hususi’nin takıma alınmasının önünü açmakta çok işe yaradı.


Hulusi Neden Bakanlıktan Alındı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni kabinede Hulusi Akar’a Milli Savunma Bakanı olarak yer vermemesi siyasal açıdan çok önemli bir gelişmedir. 15 Temmuz 2016’da başlayan yeni siyasal nizamın kilit taşlarından olan Akar’ın adeta “ıskartaya çıkartılması” anlamına gelen bu olay, hem Erdoğan’ın şahsında temsil olunan ama onunla sınırlı olmayan bu yeni siyasal nizamın gelecek kurgusuyla ilgili ipuçları, hem de sultanın kayığına hevesle binecek ikbal avcılarının akıbetine dair dersler içeriyor.

2016’dan sonra yapılan anayasa değişiklikleri ve OHAL Kararnameleri ile TSK’nın ipleri tamamen Erdoğan’ın eline geçti. TSK kadrolarının yeniden düzenlenmesinde çeşitli emekli ve muvazzaf askerlerle işbirliğine gitti. Bu dönemde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Hulusi’nin de hocası olan ve sık sık görüştüğü SADAT’çı Adnan Tanrıverdi’nin Ordunun işleyişine müdahil olduğu yönünde pek çok haber çıktı.


Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın 22 Kasım 2022’de, “Hiçbir hukuki, ticari, mali ilişkimiz yok” demesinden üç ay sonra SADAT'ın bakanlıktan 267 bin 608 liralık ihale aldığı ortaya çıktı. Buna göre, Milli Savunma Bakanlığı’nın bir atış poligonundaki perde yenilenmesi işinin ihalesi, 23 Şubat 2023'te SADAT şirketine verildi. İYİ Parti Genel Başkan Başdanışmanı Aytun Çıray, SADAT'ın kurucusu Adnan Tanrıverdi'nin, "15 Temmuz’dan sonra harp okullarında üç yıl mülakatlarda bulunduk” açıklamasını TBMM gündemine taşıdı.


Yine aynı yıllar boyunca Akar hem AKP tabanıyla hem de ordu içindeki İslamcı çizgiyle iletişimini çeşitli simgesellikler üzerinden zenginleştirdi. Darbe gecesi “derdest edilmeden önce abdest alıp iki rekât namaz kıldığı” yönündeki ifadelerinden başlayarak, İslamcı yazar Nuri Pakdil’i, Akit yazarı Mehtap Yılmaz’ı ve Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyaret ettiği, Kayseri’de kendi adına yapılan camiye 3 milyon lira bağış yaptığı haberleri dolaşıma girdi. Bu haberler sözünü ettiğim gruplarla olan ilişkisinin organikleşmesini sağladı. AKP’nin milliyetçi-muhafazakâr tabanının put isimlerinden biri haline gelmekteydi.


Böylesi bir başarı öyküsünün ardından Akar’ın bu tür bir “azl”e hiç mi hiç hazırlıklı olmadığı, ne kadar bastırmaya çalışsa da görevini yeni Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’e teslim ederken ki yüz ifadesi ve vücut dilinin taşıdığı gerginlikten kolaylıkla anlaşılıyordu. Şöyle diyordu o devir-teslim töreninde: “Çok şükür, bize bu görevi tevdi eden sayın Cumhurbaşkanımıza herhangi bir sıkıntı vermeden görevimizi gayretle yapmaya çalıştık.”


Gerçekten de Soylu’nun aksine, Cumhurbaşkanı ile bugüne kadar bilinen bir sürtüşmesi hiç olmamış, Başkan’ına sadakatini her fırsatta göstermiş, bir dediğini iki etmemiş, Suriye politikasından tank palet fabrikasının satışına kadar tüm netameli konularda Başkan’ının yanında durmuş; ülkesinin çıkarlarını Başkan’ının çıkarlarına eşitlemiş, başında bulunduğu kurumun kapasitelerini bu çıkarlar doğrultusunda zorlayabildiği kadar zorlayarak yırtılma aşamasına getirmişti.


Asker kökenli Hakan Şahin Politikyol’daki Erdoğan, Hulusi Akar’ı neden oyun dışı bıraktı? Başlıklı yazısında Akar’ın “hal” edilmesine yol açan “sıkıntı”nın üç muhtemel nedeni olduğunu düşünüyor. Bu görüşe büyük ölçüde katılıyorum.


BİR


Akar’ın Erdoğan’a yönelik sadakat, uyum ve bağlılığı sahici olamayacak kadar “iyi” idi ve Erdoğan siyasi ferasetiyle, bu gerçek olamayacak kadar “iyi” şeydeki sentetik kokuyu almıştı. Yani Akar’ın şaibeli geçmişi onun illaki FETÖ ve ABD ile bir bağlantısı olduğunu seziyor ve elindeki gücü günün birinde kendisini devirmek için kullanacağından korkuyordu. Peki, nasıl almıştı bu kokuyu?


İKİ


Akar bir yandan patronuna sadakat, uyum ve bağlılık gösterileri yaparken, bir yandan da kendi kozasını örmekle ilgileniyor ve pozisyonunu bir şekilde garantiye alacak bazı akıl oyunlarıyla meşgul bulunuyordu. Bunlardan kendini en çok ele vereni, geçen sene bu zamanlarda, Genelkurmay Başkanının yaş haddinin beş yıla kadar uzatılmasına imkân veren yasa değişikliği olmuştu. Artık kolaylıkla tahmin edebileceğimiz üzere bu “yasal buluş” Akar’ın aklının ürünüydü ve buluşun amacı, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in terfi veya emekliliği meselesinden kaynaklanabilecek olası bir sorununun kendisi üzerinde yaratabileceği muhtemel bir baskıdan kurtulmaktı.

Daha açık söylemek gerekirse, bu buluş sayesinde beş yıl boyunca Yaşar Güler Genelkurmay Başkanlığına rahatlıkla devam edebilecek ve böylelikle Akar da bu süre boyunca Millî Savunma Bakanlığında kalabilecekti. Akar, beş yıl sonrasını planlıyordu! Yine tahmin edebiliriz ki bu buluşunu patronuna sunduğu zaman, patronu onu bu parlak buluştan dolayı tebrik etmiş ve onay vermiş olmalıydı. Ama hemen ardından Patron, Akar’ın ne yapmaya çalıştığı üzerine derince düşünmüş ve cevabı da bulmuştu! Ne de olsa Netanyahu’nun 2011’de dediği gibi “Erdoğan ağırsıklet bir siyasetçiydi”.

Başka bir deyişle Akar’ın özellikle 2016 sonrasında gerçekleştirmeyi başardığı ordudaki gücünü pekiştirme ve merkezileştirme, bu kapsamda İsmail Metin Temel ve Ümit Dündar isimlerini doğrudan doğruya tasfiye, Yaşar Güler’i de dolaylı olarak pasifize etme ve bu şekilde kendini alternatifsiz kılma yönündeki çabası, tam da başarıya en yakın olduğu anda akamete uğramış oldu. Bir tür Pirus zaferi…


ÜÇ


Hulusi Akar’ın kabine dışında tutulması, kabineye alınan çok önemli bir başka ismin yolunun açılmasıyla da ilgili olsa gerek. Kimi ABD dergilerinde Erdoğan sonrası dönemin başkan adayı, bir tür veliaht olarak gösterilen yüksek profilli bir Akar yerine, düşük profilli bir Güler’in icra kademelerinde yer alması, yeni Dışişleri Bakanı Fidan’la ilgili tasarımların daha elverişli koşullarda işlerlik kazanması adına tercih edilir bulunmuş olmalı. Hakan Fidan’ın rahatsız edilmeden çalışabilmesi için daha uyumlu ve itiraz etmeyecek bir Savunma Bakanı gerekiyordu.


Bunu Foreign Policy dergisinde 2021’de yayımlanan bir makale ile birlikte düşünmek yerinde olur. Dergi, Erdoğan’ın sağlık sorunları nedeniyle cumhurbaşkanlığını bırakmak zorunda kalması halinde Hulusi Akar’ın cumhurbaşkanlığının en güçlü adayı hâline gelebileceğini, ABD Dışişleri koridorlarında da böyle bir beklentinin olduğunu yazıyordu. Yazıda, Akar’ın Temmuz 2016’dan sonra silahlı kuvvetlerin yeniden şekillenmesinde kilit bir rol oynadığı ve bu durumun da orduyu, Akar’ı destekleyecek biçimde siyasi bir rol oynayabilecek bir konuma getirdiğini savunuyordu. Ki haklılık payı yok değildi. Ne de olsa Hususi’nin Pentagon’dan aldığı Liyakat madalyası vardı.

Neticede, Akar’ı iyi okuyan Erdoğan son tercihiyle, Ordunun sadakatini de garantiye alacak şık bir vuruşla Hususi’yi Bodrum askerî kampına uğurlamıştır. Tek sorun Hulusi orada kendisine Necdet’ten başka arkadaş bulabilecek midir?


Ama orada Rahmetli “Takşak” Paşa’ya arkasını dönen çok sayıda gerçek subayla eninde sonunda yüz yüze gelecek ve gözlerini kaçırmak zorunda kalacak. Ya da pek çok örneğini gördüğümüz gibi tek başına kendisine tahsisli ücra köşede yemeğini yiyip odasına kaçan generaller kervanına katılacak.

Ama ne yazık ki şeyhleri dağıtılan çıkarlarla kontrol alınarak tek adam yönetimine biat ettirilen tarikat ve cemaatler ittifakına aynı yöntemle TSK da katılmıştır. Üzücü olan zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan ve her zaman medeniyet ışığını beraberinde taşıyan TSK’nın Hizbullah ile aynı ittifakta görünmesidir.

4.009 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

ความคิดเห็น


bottom of page