top of page
  • Ünal GÜL

KANLI OLUR BARBARLARIN NOELİ…

Güncelleme tarihi: 4 Oca 2023

Sayın Mümin KIR yazdı

GAZANIZ MÜBAREK OLSUN


Doğu Akdeniz’in ortasında, Anadolu’ya 65 deniz mili uzaklıkta oldukça stratejik bir noktada tarihi ve güzel bir ada vardı. Yüzyıllar boyu elden ele geçerek sonunda Venediklilerin egemenliğine geçmişti. Adı KIBRIS olan bu adanın limanlarında ikmal yapan korsan gemileri, Osmanlı yolcu ve ticaret gemilerine büyük zararlar veriyorlardı. Osmanlı Devleti Padişahı Sultan II. Selim kararını da fermanını da vermişti. Kıbrıs alınacaktı.


1570 yılının mart ayı ortasında Murat Reis komutasındaki birinci filo 25 kadırga ile boğazın iki yakasına yığılan halkı top atışlarıyla selamlayarak İstanbul’dan ayrıldı. Vezir Piyale Paşa komutasındaki ikinci filo ise 65 kadırga ve 30 kalyondan oluşuyordu. 17 Nisan 1570 günü törenle İstanbul’dan uğurlandı.

Donanmanın büyük kısmı Kaptan-ı Derya Ali Paşa’nın komutasındaki üçüncü filoydu. 80 kadırga ve 160 çeşitli gemiden oluşan ve içlerinde Kıbrıs seferinin başkomutanı Lala Mustafa Paşa’nın gemisinin de olduğu donanma, Beşiktaş’ta padişahın da katıldığı görkemli bir törenle padişahı ve halkı selamlayarak yola çıktı. Halk bağırıyordu:

“Gazanız mübarek olsun”.


ADANIN FETHİNDEN TÜRKLERİN KURTULUŞUNA


Kıbrıs’a kuzey kıyılarından çıkmak imkansızdı. Beşparmak dağları bir sur gibi bütün kıyı boyunca uzanıyor, güneye pek az geçit veriyordu. Üç filo haziran ayı başında Rodos çevresinde birleşti ve Kıbrıs’ın batısından geçerek, Ada’nın güneyindeki Tuzla (Larnaka) Körfezinde demir attı. 170 Kadırga, 30 Kalyon ve çeşitli 160 gemi toplam 360 gemi denizi kapladı, direklerden ufuk görünmez oldu.

Tarihin hoş bir cilvesi olsa gerek, İzmir’in kurtuluş tarihi olan 9 Eylül (1570) günü Lefkoşa düştü, Girne ve Baf ise savaşsız teslim oldu. Yardım edileceğine inanarak teslim olmayan Magosa ise 1 Ağustos 1571 de burçlara beyaz bayrakların çekilmesi ve kapıların açılması ile teslim oldu. Savaşlar çok kanlı geçmiş ve Kıbrıs’ın fethi için 50.000 şehit verilmişti. Tarihsel yalanların aksine yol üzerindeki köyler acımasız, sert, sömürücü Venedik yönetiminden kurtulacakları için, Türk ordusunu (biz Osmanlı diye tabir etsek te, diğer toplumlar bizi daima “TÜRK” olarak ifade etmişlerdir) sevinçle karşılıyordu. Zira Kıbrıs’a egemen olan Katolik Venediklilier Ortodoks kilisesini kapatacak, kilisenin mallarına el koyacaktı.

Kıbrıs bir daha uzun yıllar çatışma ve savaş görmedi. Adeta bir barış adası oldu.


TÜRK BAYRAĞI İNDİRİLİYOR


Ta ki 4 Haziran 1878 ve 1 Temmuz 1878 Antlaşmaları gereğince 22 Temmuz günü İngiliz kraliçesi tarafından atanan Sir Garnet Wolseley’in komutasında bir kuvvetle Larnaka’dan karaya çıkıp, 400 Hint askeri ile Türk bayrağını indirip yerine İngiliz bayrağını çekene kadar. 50 000 şehit ve binlerce gazi pahasına göndere çekilen Türk bayrağı, Padişah II. Abdülhamit’in fermanı ve bir İngiliz temsilcinin emriyle orada bulunanların yaşlı gözleri eşliğinde gönderden indirilmiştir.


Kıbrıs’ta 1820’lerden itibaren Yunanistan kaynaklı geliştirilmiş Rum milliyetçiliği ve ona bağlı ENOSİS politikası daha ilk günden İngiltere için düzenlenen hoş geldin toplantısında kendisini göstermişti. Larnaka Piskoposu yaptığı konuşmada İngiltere’nin daha önce Ege adalarını Yunanistan ile birleştirdiği gibi Kıbrıs’ı da Yunanistan ile birleştireceklerini umut ettiğini söyledi. Böylece İngilizler adaya geldikleri ilk günlerden itibaren ENOSİS fikrinin Kıbrıslı Rumlar açısından vazgeçilmeyen bir gerçek olduğunu görmüş oldular.


ACI AMA GERÇEK


İlginçtir ki İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Henry Layard da 1 Ağustos 1878’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e gönderdiği bir raporda “Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle büyük bir çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek için her türlü sahtekârlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir…” şeklinde Kıbrıslı Rumlar ile ilgili görüşünü ve adanın geleceği ile ilgili kaygılarını iletmişti. Layard’ın bu öngörüsü ileride bir ölçüde gerçekleşecek ve İngilizler adadaki Rumları kontrol etmekte zorlanacak ve bunun cezasını da Türkler çekecekti.

Kıbrıs’ta yaşam 1930’lardan itibaren daha sert mücadelelerle geçti. Çünkü uygulanan sert tedbirlere karşı çıkan Kıbrıslıların milliyetçi gruplar oluşturmalarına da müsaade edilmedi ve bu yüzden 1930’larda ENOSİS mücadelesinin merkezi Londra’ya kaydırıldı. 1937’de Kıbrıs Özerkliği Komitesi adı altında özerklik hakkını elde etmek için İngiliz Parlamentosu nezdinde girişimlerde bulunma yeminiyle bir komite kuruldu. Bu komitenin girişimleri bazı İngiliz parlamenterler arasında sempatiyle karşılansa da İngiliz Hükümeti buna karşı çıktı. Ama buna rağmen II. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin en sadık destekçisi Kıbrıslılar olmuş ve 1940’da Yunanistan işgal edilince 6000 Kıbrıslı gönüllü olarak İngilizlerin Yunanistan’ı kurtarmak için düzenlediği saldırıda görev yapmıştı. Öte yandan II. Dünya Savaşı sırasında 30.000 Kıbrıslı İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuş ve Kıbrıs İngilizlerin hava üssü olarak da kullanılmıştı. Savaş sırasındaki verdikleri bu desteğe rağmen Kıbrıslıların İngilizlere tepkisi sona ermemiş ve Kıbrıslı Rumlar ENOSİS politikalarından vazgeçmemişler ve Londra kaynaklı çalışmalarına devam etmişlerdi. İngiliz politikacılar ve yöneticiler de savaş sırasında Kıbrıslıların desteğini kaybetmemek için İngiltere Dışişleri Bakanı savaş kazanıldığı takdirde Kıbrıs sorununun çözülebileceğine dair açıklamalar yapmışlardı. Kıbrıslıların desteğini sağlamak için Ekim 1941’den sonra siyasi toplantılara göz yumuldu ve siyasi partilerin kurulmasına izin verildi. Bu iznin ardından Kıbrıslı Komünistler, 1930’larda yasaklanan Kıbrıs Komünist Partisi’nin yerine bir başka komünist parti olan Anorthotikó Kómma Ergazómenou Laoú (Emekçi Halkın İlerici Partisi) yani AKEL’i kurdular. Ancak AKEL’in kurulması Kıbrıslı Ortodoks din adamları ve tüccarlar ve Panagrotiki ENOSİS Kyprou (Milliyetçi Köylü Derneği)-PEK’den oluşan milliyetçiler ki bunlar ENOSİS taraftarları idi tepkiyle karşılandı. Ancak AKEL kendisine karşı olanlara rağmen 1943’deki Belediye seçimlerinde Mağusa ve Limasol gibi önemli şehirlerde kazandı. AKEL Kıbrıs siyasetinde etkili rol oynamaya devam etti ve hatta ENOSİS mücadelesinde de kendi ideallerini gerçekleştirmek için yer aldı. Daha sonra bir başka komünist parti Pankypria Ergatiki Omospondia (Kıbrıs İşçi Federasyonu) -PEO kurulmuş ve o da Kıbrıs’taki mücadelede yer almıştı ve hatta AKEL ve PEO koalisyonu 1947 belediye seçimlerinde başarı kazandı ve Lefkoşa belediyesini de komünist belediye başkanlıkları listesine ekledi.

Savaş bittikten sonra 1946’nın sonlarında İngiliz hükümeti, Kıbrıs koloni yönetimini liberalleştirmek için bir dizi plan açıklayıp uygulamaya koydu. İlk iş olarak Kıbrıslıları yeni bir anayasayı tartışmak amacıyla Danışma Meclisi’ne davet etti. İngilizler iyi niyetlerini ve uzlaşmacı tutumlarını göstermek için 1931 sürgünlerinin geri dönmelerine izin verdi ve 1937 dini yasalarını kaldırdı ve 1946 olaylarında tutuklanan solcuları da affetti. İngilizler Kıbrıslıların memnun olacağını düşünürken Kıbrıslı Rumlar ENOSİS’den bahsedilmediği için çok kızdı. Kıbrıs Valisi’nin Danışma Meclisi için yapılan daveti başta Kıbrıs Kilisesi olmak üzere Rumlar tarafından ENOSİS dışında başka bir çözüm olmayacağı öne sürülerek reddedildi.


Kıbrıslı Rumlar adadaki diğer etnik grupları dikkate almadan sadece kendi istekleri doğrultusunda hareket ediyorlardı. Bu gelişmeler olurken Kıbrıslı Türkler de örgütlenmelerde yer almaya başlamıştı. Özellikle başta AKEL’e destek veren Türkler AKEL’in de ENOSİS’e destek vermesi ve Türkleri “Demokratik azınlık haklarına” tabii tutmak istemesi yüzünden kendi örgütlerini kurdular ve Kıbrıs siyasetinde aktif rol almak için mücadeleye giriştiler. Türkleri örgütlenmeye yönlendiren büyük ölçüde Rumların saldırısı ve İngiliz Koloni Yönetimi’nin de bu konuda hiçbir tedbir almamasıydı. Türkler önce 1942’de olduğu gibi Rumlarla Kıbrıs Çiftçiler Birliği gibi örgütleri kurmuşlardı. Ancak Rumlar bu mesleki örgütü siyasete karıştırınca Türkler protesto edip ayrıldılar ve Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği’ni kurdular. Ardından Dr. Fazıl Küçük’ün çabaları sonucu 1943’de Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu ve başkanlığına Avukat Fadıl N. Korkut getirildi. Böylece Türklerin bir çatı altında toplanması sağlanmaya çalışıldı. KATAK içinde anlaşmazlık çıkınca Dr. Fazıl Küçük, 23 Nisan 1944’te Kıbrıs Türk Milli Halk Partisi (KTMHP)’ni kurdu. Öte yandan Türkiye’de yaşayan Kıbrıslı Türkler de ayrı ayrı örgütler kurmuşlardı. Ancak, 1946’da Kıbrıs Okullarından Yetişenler Cemiyeti’nin girişimiyle Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Türklerin kurduğu cemiyetler 8 Eylül 1949’da Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun çatısı altında birleştirildi ve başkanlığına Faiz Kaymaklı seçildi. Bu federasyon örgütsüz bir şekilde pasif duran ama Rum saldırılarına maruz kalan ve buna karşı müdahale etmeyen İngiliz yönetimine karşı daha sonraki yıllarda Kıbrıslı Türklerin, kendi haklarını savunmaları hatta güvenliklerini sağlamaları konusunda önemli bir adım olmuştu.

1945 yılında Ankara’yı ziyaret ederek Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşen Dr. Fazıl Küçük, Kıbrıs sorununu gündeme getirmişti. 1948 yılı itibari ile Türkiye’de mitingler düzenlenmeye başlandı. 17 Aralık 1949’da Türkiye Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak, hem Lozan Antlaşması ile İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki egemenliklerini tanımış olduğu için hem de durumun vahametinin farkında olmadan İngiltere’nin Kıbrıs’ı terk edeceğine dair en ufak bir ihtimalin olmadığı demecini vermişti. 23 Ocak 1950 tarihinde de yine Necmeddin Sadak “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur…” demecini verdi. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonucunda iktidara gelen Demokrat Parti’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’de 20 Haziran 1950 tarihinde Kıbrıs meselesi için “Böyle bir mesele yoktur” sözlerini kullandı. Türkiye’nin Kıbrıs meselesine ciddi bir şekilde sarılması, 1950’den sonra Kıbrıslı Rumlar adada hem İngiliz hem de Türklere yönelik saldırılara girişince başladı.


Kıbrıslı Rumların ENOSİS hareketine karşı olan Kıbrıslı Türkler de İngilizlerin çekilmesi durumunda adanın kontrolünün Türkiye’ye geri verilmesini istediler. Bu istek, 1923 Lozan Antlaşması’na aykırıydı ama adadaki durum bunu gerektiriyordu. Zaten Kıbrıslı Rumların ENOSİS mücadelesi konusundaki her türlü girişimi, Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile bütünleşmek fikrini arttırdı ve 1954’den sonra Kıbrıs problemi uluslararası bir mesele olmaya başlayınca Türk hükümeti de soruna dâhil oldu.


KIBRIS CUMHURİYETİ


Türk nüfusu korumak için Temmuz 1957’de Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. TMT bu tarihten sonra Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamak ve siyasi hareketlerini yürütecek önemli bir örgüt oldu. 1958 Yılının ilk günlerinde Rumlar ve Türkler arası çatışma ilk kez keskinleşti ve Yunanistan ve Türkiye hükümetleri arasında tansiyon arttı. Grivas adanın tümünde İngiliz mallarına karşı bir boykot başlattı ve sabotaj saldırılarına girişti. Haziran 1958’de İngiltere Başbakanı Harold Macmillan, Macmillan planı olarak bilinen adanın Türk ve Rum tarafları ile birlikte Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından ortak yönetilmesi teklifini önerdi. Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar bu öneriyi parçalanmaya eşdeğer olduğunu söyleyerek reddettiler. Macmillan Planı kabul edilmedi ama İngiltere uygulamaya koydu ve plan gereğince Türkiye temsilcisinin 1 Ekim 1958’de resmen ve fiilen göreve başlaması üzerine Yunanistan Aralık 1958’de Türkiye temsilcileri ile Kıbrıs problemini görüşmek üzere bir araya geldi. Katılımcılar ilk kez ne ENOSİS ne de parçalanmayı öngörmeyen, bağımsız Kıbrıs kavramını görüştüler. Bu yeni yaklaşıma Makarios da destek verdi. Şubat 1959’da Zürich’te Yunanistan ve Türkiye dışişleri bakanları arasında yapılan görüşmeler bağımsızlığı destekleyici bir uzlaşma imkânı sundu ve 11 Şubat 1959’da 27 maddelik Zürich Antlaşması imzalanarak İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin garantörlüğü altında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı. Görüşmeler, Yunan ve Türkiye temsilcileri ile Kıbrıslı Rum ve Türkler ve de İngilizlerin katılımıyla 17 Şubat 1959’da Londra’ya taşındı. Londra’da Makarios anlaşmaya kesin itirazlarda bulundu ama itirazı Yunanistan tarafından desteklenmeyince anlaşmayı kabul etti. Zürich ve Londra antlaşmalarına göre iki milletli devlet kurulması 19 Şubat 1959’da onaylandı. Ardından Kuruluş Antlaşması, Garantörlük Antlaşması ve İttifak Antlaşması imzalandı ve bu antlaşmalar 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın da temeli oldu. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile Rumlar ENOSİS, Türkler de Taksim tezinden vazgeçmiş oldular ama bu çok kısa sürdü.


ENOSİS VE AKRİTAS PLANI


Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmuş olması adadaki Türkleri, güven ortamı sağlanacağı için rahatlatırken, özellikle EOKA gibi kuruluşların üyeleri olan Rumları ENOSİS gerçekleşmediği için huzursuz etmişti, dolayısıyla bağımsızlık barışı getirmedi. Kıbrıs Anayasası, toplumsal bölünme ve iki toplum arasındaki tarihsel bölünme huzursuzluğunu ortaya çıkardı. Cumhurbaşkanı Makarios’a göre ortaya çıkan sorunlar uluslararası toplum tarafından bağımsız bir devletin sorunları olarak algılanacak ve onların müdahalesi olmayacaktı. Makarios Londra-Zürich Antlaşmalarını, adanın sömürge geçmişinden kalma bir haksızlık olarak eleştiriyordu. Bu anlayış ve güvenle Rumlar, Makarios ve EOKA’cılar adada Türkleri bezdirecek ve yıldıracak etkinliklere giriştiler.


Başpiskopos Makarios’un yakın arkadaşı İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis 1963’te Akritas Planı olarak adlandırılan bir plan önerdi. Plana göre uluslararası toplum, Kıbrıslı Türklere fazla taviz verildiği konusunda ikna edilecek ve ada etkin bir hükümet ile yönetilirse anayasada istenilen reformlar de yapılabilecekti. Akritas’a göre dünya, adada Rum siyasi üstünlüğüne göre anayasada yapılacak düzenlemelerle küçük topluluk kabul edilen Türklerin korkacak bir şeyi olamayacağına inandırılacaktı. Planın diğer amacı da Garantörlük Antlaşması ve İttifak Antlaşması’nın iptal edilmesiydi. Bu plan açıkça Türklerin azınlık kabul edilmesini öneriyordu ve eğer plan gerçekleşirse ENOSİS mümkün olabilecekti. Ayrıca plana göre eğer Kıbrıslı Türkler anayasada yapılacak değişiklikleri ret ederse, kuvvet kullanarak “bir ya da iki gün içinde” ve de yabancı kuvvetler müdahale etmeden şiddetle boyun eğdirilecekti. Makarios da 30 Kasım 1963’de- ona göre- hükümetin sorunsuz çalışmasını sağlamak için 13 maddelik anayasada değişiklik yapılmasını ve bu kapsamda cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakkını kaldıran bir öneride bulundu. Kıbrıslı Türkler, bu öneriyi 16 Aralık 1963’de önerinin anayasayı önemsiz kıldığını ilan ederek ret ettiler. Çünkü kabul edilmesi durumunda bu değişiklik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin federal karakterini ortadan kaldıracak ve Türkleri bir azınlık konumuna getirecekti. Bu ret cevabı üzerine Akritas Planı ve Makarios’un önerileri adada iki toplum arasındaki gerilimi iyice arttırdı ve Kıbrıs Hükümeti, ortamı daha da gerecek -Türklerin azınlık olduğu yönünde-açıklamalar yaptı.


KANLI NOEL


20 Aralığın 21 Aralığa bağlandığı gece saat 02.30 da Rum polisler araç ile bir ziyaretten evlerine dönmekte olan bir grup Türk’ü durdurarak arabayı ve üzerlerini aramak istediler. Türk bir kadının da üzerini aramak istiyorlardı. Türkler kadının aranmasına ve bu duruma itiraz edince iki Rum polis 19 yaşındaki Şehit Zeki Halil adlı genç ve Şehit Cemaliye Emirali isimli kadını vurarak öldürdüler. Aynı gün tüm Rum polisler silahlandırılırken, Türk polislerin silahları toplanıyordu. 21 Aralık sabahı erken saatler de Rum polisler Lise bahçesindeki çocuklara rastgele ateş açıp iki öğrenciyi vuruyorlardı. Ayrıca Lakadamya dan Lefkoşa ya gelen bir aileye ateş açılıyor, araba delik deşik ediliyordu. 21 Aralık gecesi daha önce hazırlanan Akritas planı gereğince Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar, hızla gelişerek tüm Türk köylerini kapsamıştı. Lissaridis, Sampson ve Yorgacis’e bağlı 10.000 kişilik gizli silahlı çetelerle, Rum polisleri, Kıbrıs alayının Rum askerleri ve Yunan alayından oluşan güçler topyekün bir saldırı başlattılar. Limasol’un Türk kesimi ablukaya alındı. Sivil halkın yaşadığı bu bölgeler ağır silahlarla dövülürken, savunmasız kalan Türk köyleri yakılıp yıkıldı. 21 Aralık günü başlayan saldırılar 22 aralıkta da devam ediyor ve Aspava binası önünde Vasit isimli bir Türk öldürülürken, Adil Erdem Salahi, Tacit Atai, Saffet Anibal adlı Türkler de yaralanıyordu. 23 Aralık’ta tarihe insan kasabı olarak geçen Nikos Sampson’un başında bulunduğu takviye kuvvetler geldi ve karşılarına çıkan Türkleri genç-yaşlı demeden öldürdüler.


BEBEK VE ÇOCUK KATİLLERİ


Yine 24 Aralık 1963 gecesi Rum örgüt EOKA tarafından Türk subaylarının evlerine saldırılmış ve Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet ve üç oğlu, Murat, Kutsi ve kundaktaki Hakan saklandıkları banyoda kurşunlanarak şehit edilmiştir. Türkler bu katliamda 92 ölü, 475 yaralı ve çok sayıda kayıp verdi. Adada bulunan Türk kuvvetleri de Girne’ye giden yola hâkim olan St. Hilarion Kalesi’nin bulunduğu yerde güçlü bir noktayı işgal etti. Bu nokta ve yol her iki tarafın ele geçirmek için savaştığı bir alan oldu. Lefkoşa’da Rum ve Türk tarafını ayıran (sonra yeşil hat olarak bilinen yer) noktada birçok çatışma oldu. Adanın farklı yerlerinde yaşayan Kıbrıslı Türkler yaşamlarından endişe ederek oturdukları 203 köyü terk ettiler ve TMT’nin güvenliğini sağladığı bir noktada toplandılar. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Küçük ve Kıbrıslı Türk bakanlar ve Temsilciler Meclisi’nin Türk üyeleri hükümetten ayrıldılar. Tarihe Kanlı Noel olarak geçen bu katliam üzerine 25 Aralık 1963’te Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar ihtar uçuşları yaptı ve ardından ateşkes sağlandı. 29 Aralık 1963’te İngiliz Kuvvetleri bugün Yeşil Hat olarak adlandırılan bölgeye girdi. Lefkoşa’da yaşanan bu olaylar, Kıbrıs’ın bölünmesine yol açan olayların da başlangıcı oldu. 1 Ocak 1964’te Makarios, Kıbrıs ile ilgili bütün antlaşmaları feshettiğini açıkladı ve Kıbrıs Cumhuriyeti ortadan kalkmış oldu.


ACI AMA GERÇEK


Bugün olduğu gibi aslında o gün de hiçbir şey bitmedi. Emperyalistlerin iki yüzlülükleri, Atatürk’ün vizyonunu yakalayamamış sivil ve asker yöneticilerin yetersizlikleri, göz göre göre yaşanan duyarsızlıklar, ülkenin içinde bulunduğu en zor zamanlarda şahsi ikbalini düşünen kimlikli vatansızlar, vatanlı kimliksizler.

Ama her şeye rağmen ölmeyen bir ruh, atalardan gelen bir inanç, zalime boyun eğdirme genetiği ve vicdanlı yüreklerle 20 Temmuz 1974 sabahı TBMM’nin güçlü iradesi ile Kahraman Türk ordusunun kararlı yumruğu zalimin ve vahşetin yani insanlıktan nasibini almamış vahşilerin ve onların arkasındaki insan ölümlerine bir türlü doymayanların üzerine bir yıldırım gibi inmiştir. Kendi canımızı bile yakma pahasına. O yumruk ki 1571 de Kıbrıs’ı fetheden o kutlu donanmanın dahi çıkmaya cesaret edemediği ve aynı zamanda zalimin hiç beklemediği yerden Kıbrıs’ın kuzeyinden, imkanlar ve sonuç odaklı olarak değerlendirildiğinde bana göre tarihin en başarılı amfibi harekâtı ile indirilmiştir.


YA SONRA ve HALA:


Türkleri tarihsel süreçte her zaman “BARBAR” olarak tanımlayan aslında bütün bu vahşet planlarının yaratıcısı ve destekçisi AB ülkelerinin yalanlarına uyup “Ver Kurtul” diyecek miyiz?

Kumasi/Gana doğup ataları beyaz “adamdan” yüzyıllarca zulüm görmüş ve 2018 yılında Bern/İsviçre de ölmüş siyahi BM genel sekreterinin planını kabul edip “Yes be annem” diyecek miyiz?


Kıbrıs davasının sarsılmaz mücahidi Rahmetli Rauf DENKTAŞ’ı bir daha Türkiye ye sokmamakla tehdit edecek miyiz?


TCG Kocatepe ve onun kutsal şehitleri ve gazileri için her yıl bir anma töreni bile yapmaktan imtina edecek miyiz ve ayrıca gazilerimize verdiğimiz elbiselerin ücretini maaşlarından kesecek miyiz?


Kıbrıs sorununu iktidarı ve muhalefetiyle finans çözücümüz olarak gördüğümüz, “dünyanın en Müslüman! ülkesi” Kıbrıs’ta Rum garantörü, birinci dünya savaşında ve millî mücadelede Arap ve Yunan garantörü, kraliyet ile mi yoksa her fırsatta başımıza çorap ören veya çuval geçiren çok stratejik müttefikimizle mi çözeceğiz?


Kendilerinden bu ülkenin yararı için istifade etmek yerine Kıbrıs ta dahil Türk Silahlı Kuvvetlerinin her yerinde büyük fedakarlıklarla görev yapmış ve en verimli zamanlarını yok yere harcadığımız Vural Avar ve onun gibi askerlerimizi/ komutanlarımızı Namık Kemal gibi zindanlara atıp oralarda ölmelerini mi bekleyeceğiz?


TMT’nin ne olduğunu bilmeden, yarım liboş, az biraz vitrin solculuğu ile TMT yi mafya örgütlerine mi benzeteceğiz,


Kıbrıs davasını müfredata alıp ilk öğretimden başlayarak önce öğretmenlerimize sonrada öğrencilerimize anlatacak mıyız?


Koskoca bir tarih tüm gerçekliği ile önümüzde dururken, kimlerin soykırımcı, sömürgeci, barbar ve bebek katili olduğu belgeleriyle ve gün gibi ortadayken, çürümüş ideolojilerimiz gereği ikide birde “vallahi biz bir şey yapmadık” diyerek kurnaz tilkilere sürekli kendimizi ispat mı edeceğiz?


Kısacası, hep birlikte dürüstçe aynaya bakacak mıyız ya da yaşamımızın bundan sonraki kısmını kendimize de yalan söyleyerek ve “mış”gibi yaparak mı geçireceğiz.


Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısında mağlup olmuş, ilk önce gemilerinin sonrada askerlerinin önce Çanakkale’den bilahare de İstanbul’dan bir kısmını ancak geri götürebilen bir devletin tarihe mal olmuş önemli bir ismi şöyle demiş: “savaş askerlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir”. Hayır efendim öyle değil, çünkü mesele savaş ya da barış değildir. Mesele karardır. Ve karar sadece siyasetçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Zira sonuçlarına sadece kararı verenler değil, aslında bütün halklar (insanlık) katlanmaktadır.


Hepinizi, her devrin adamı değil, her devirde adam Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş’ın Annan planını Rumlar reddettikleri an sergilediği, hayatının en mutlu gülüşüyle selamlıyor, şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

245 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commentaires


bottom of page