top of page
  • Ünal GÜL

Kamu Diplomasisi Ve Durumsal Farkındalık

Sayın Mümin KIR yazdı

Geçenlerde çok yakın bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Söz bir süre sonra yeni sözleşme imzalayacağı işten açıldı. Çalışmaların nasıl gittiğini sorduğumda oldukça şaşırdığım bir yanıtla karşılaştım. Bana; “şirket sahibinin yurtdışında yaşadığını, sözleşme yapılmadan önce kendisiyle tanışmak istediğini bu nedenle de Belçika’ya gittiğini” söyledi. Buraya kadar her şey gayet normal. Şirket sahibi ile yaptığı görüşmede patronun; “işle ilgili herhangi bir sorun olmadığını, kendisiyle çalışmak istediklerini ancak bunun savaştan sonra olmasının daha iyi olacağını” belirtince ister istemez “hangi savaştan sonra?” diye sorduğunu söyledi. Patronun yanıtı oldukça şaşırtıcı ve dikkat çekiciydi: “Türk-Yunan savaşından sonra”. Şaşırma sırası şimdi bendeydi!..


Kısa bir değerlendirmeden sonra konuyu yavaş yavaş anlamaya başladım. Arkadaşımla sözleşme imzalamayı düşünen ve aslen Türk olan ancak Belçika’da yaşayan şirketin patronu, Türkiye ile Yunanistan arasında çok büyük bir gerginlik yaşandığını ve iki ülke arasında bir savaşın başlamak üzere olduğunu düşünüyor/biliyor ve o nedenle de yapmak istediği yatırımı savaştan sonraya ertelemeyi düşündüğünü ifade ediyordu. Bu ifade, önce aynı zamanda eski bir asker olan arkadaşımı daha sonra da beni oldukça şaşırtmıştı.


Sonuçta önce şahsen arkadaşım bilahare de uzun yıllar yurtdışında yaşayan kızı ile birlikte beyefendiyi ikinci kez ziyaret edip, halihazırda Yunanistan ile Türkiye arasında bir savaş veya yakın savaş tehlikesi olmadığını, var olan olayların oldukça uzun zamandan beri yaşanan ve BM dahil birçok uluslararası ilişkiyi içeren tenakuzların iç ve dış kamuoyuna/kamuoyunda yansıtılış ve sunuş biçiminden kaynaklandığı konusunda ikna etmelerinden sonra nihayet sorun aşılmıştı.


Evet sorun aşılmıştı aşılmasına ama, bir ironiden, bir şakadan, bir çarpıtmadan veya bir abartıdan ibaret olmayan ve çok yakın bir zamanda tezahür eden bu olay bana, ülkemizin ve dünyanın nasıl zor bir süreçten geçtiğini, gerçek ile yalan, hakikat ile yanlış arasındaki mesafenin ne kadar kısaldığını, olguların ve algıların nasıl değişken bir yapıda yönlendirilebildiğini ve aslında sorunun benim düşündüğümden çok daha büyük, bir o kadar da derinde olduğunu değerlendirmeme neden oldu. Yüzölçümü 510.100.000 km² olan dünyamızın, 148.900.000 km²lik alanında çok değişik nitelik ve nicelikte sosyokültürel ve sosyoekonomik özellikte yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığını ve bu insanların teknolojik alt yapı kapasiteleri ile teknolojiyi kullanabilme konusundaki farklılıkları dikkate alındığında bilgiye ve iletişime yönelik nasıl bir kaotik durum ve kirlilik yaşandığını düşününce gerçeği söylemek gerekirse içim ürperdi. Gerçekten, ortada nükleer bir felaket kadar tehlikeli sayılabilecek bir savaşla karşı karşıya olduğumuzu hissettim. Nükleer felakette bu saldırıya maruz kalan insanlar feci bir şekilde ölürken, diğerinde ortalık yaşayan ölülerden veya yaşadığını zanneden insan yığınlarından geçilmiyor. Bir takım kişi veya gruplar, bilgi kirliliği ya da yanlış, çarpıtılmış ve hatta uydurulmuş bilgileri uygun iletişim araçlarını (silahlarını) kullanarak istediği coğrafyadaki insan topluluklarını ya kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor, onlardan ve yer altı/yer üstü demeden, kara, hava ve deniz ayırmadan- yani coğrafyalarının her zerresinden- faydalanıyor ya da bu sistemin idamesi için gerektiğinde her türlü imkânı kullanıp insanları öldürüyor veya sadece “nefes alsın yeter” anlayışıyla sözde yaşamalarına izin veriyor.


Buna propaganda diyebilir miyiz? Ya da bilgi kirliliği? Veya psikolojik harekât? Belki ilk bakışta hepsi olabilir. Ancak bu kavramlardan hiçbiri, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki ilkel bir kabiledeki insandan, koca koca devletlerin en üst seviyedeki yöneticilerine kadar her seviyedeki insanları ve insan topluluklarını böylesine etki altına alabilecek kadar etkili ve farkında olmayanlar için oldukça zararsız, yumuşak (soft), formal görünümde ve kapsayıcı değildir.


Soğuk savaş döneminde yıldızı parlamış ve ilk örnekleri Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanan, İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşın cepheden sivillere yönelmesi ve savaş sonrasında yorgun düşen ülkelerin, uluslararası güvenliğin sağlanması konusunda çeşitli anlaşmalara varmak istemeleri sebebi ile önemi artan ve E.J.Wilson tarafından “Uluslararası siyasette güç sahibi olmayı, etkilenilmesi istenilen varlığın, istenilenden farklı hareket edemeyecek şekilde etkilenilmesi becerisi” olarak tanımladığı bu kavram Kamu Diplomasisi olarak adlandırılmaktadır.


KAVRAM OLARAK KAMU DİPLOMASİSİ


İlk olarak 1856 tarihli London Times gazetesinde ABD Başkanı Franklin Pierce’ın duruşunu konu alan bir haberde kullanılan kamu diplomasisi kavramı, çeşitli tarihlerde farklı mecralarda da ifade edilmiş olmakla birlikte çağdaş anlamda literatüre 1965 yılında Tufts Üniversitesi Flechter Hukuk ve Diplomasi Okulu Dekanı EdmundGullion tarafından kazandırılmıştır.


Gullion kavramı, “kamuoyu davranışlarının dış politika oluşumunda ve yürütmesindeki etkisidir. Geleneksel diplomasinin ötesinde uluslararası ilişkilerin farklı boyutlarını (diğer ülkelerdeki kamuoyunun etkilenmesi, bilginin ve fikirlerin akışı, ülkelerdeki çıkar gruplarının etkileşimi gibi) kapsar şeklinde tanımlarken, literatürün zaman içerisinde çeşitlendiği ve farklı açılardan kavramın farklı sorgulamalara tabi tutularak zenginleştirilmeye çalışıldığını da belirtmekte fayda mütalaa etmekteyim.


DEĞİŞEN DİPLOMASİ ANLAYIŞI


Soğuk savaş sonrası dönemde küresel sistem, yeni küreselleşme güçlerinin etkisiyle sivil toplum temelli yeniden şekillenmeye başlamıştır. Demokrasi pratiklerinin yaygınlaşması en temelde diplomasi anlayışının da kamu odaklı değişmesini beraberinde getirmiştir. Otoriter devletlerin yerlerini birer birer demokrasilere bırakması ve yaşanan teknolojik gelişmeler sonucunda bilginin, bilgi akış ve paylaşımının en büyük güç haline gelmesi geleneksel demokrasinin yanı sıra kamu diplomasisinin de önem kazanmasına neden olmuştur. Bu nedenle ve artık kısa vadeli reaktif eylem pratiklerinden ziyade uzun soluklu proaktif planlama ve uygulamaların tercih edildiği çalışma bütünü olarak kamu diplomasisinin algı, imaj ve itibar yönetimi ile de alakalı; geleneksel diplomasinin ötesine geçen bir çalışma disiplini olduğu görülmeli ve kabul edilmelidir. Bu bağlamda, kavramın geleneksel diplomasiden ayrışan yönleri incelendiğinde ise aktörler, uygulamalar, hedef kamular ve faaliyet çıktıları noktasında farklılaşma olduğu açıkça görülebilmektedir. Geleneksek diplomaside hükümetler ve görevlendirilen temsilciler ile uluslararası aktörler tarafından yürütülen faaliyetlerin, katılımcı aktör sayısı genişleyen ve sivil toplum örgütlerinin öncelikli aktör haline geldiği kamu diplomasisinde eğitim kurumları, kanaat önderleri, kitle iletişim araçları, özel sektör işletmeleri, devlet üstü ve devlet dışı kuruluşlar ile baskı gruplarını da kapsadığı dikkati çekmektedir. Zira, kamu diplomasisinde güncele yaklaştıkça, aktör olarak devlet tekelinin ‘teorik olarak’ ortadan kalktığı görülmekte olup, devlet dışı örgütlerin, STK’ların ve bireylerin süreçteki rollerine farklı perspektiflerden olsa da çeşitli şekillerde vurgu yapılmaktadır.


KAYNAKLARI, ARAÇLARI VE UYGULAMA ALANLARI


Farklı tanımlar yapılsa da mevcut literatür incelendiğinde ve 19 ve 20’nci yüzyıllarda dünyada ve ülkemizde yaşanan pratikler objektif olarak değerlendirildiğinde, “bir hükümetin başka bir ulusun halkını ve aydınlarını, bu ulusun politikalarını kendi avantajına döndürmek amacıyla etkilemeye çalışması” veya “bir devletin kendi milletinin fikirlerinin ve ideallerinin, geleneklerinin ve kültürünün, aynı zamanda ulusal hedeflerinin ve mevcut politikasının anlaşılması amacıyla yabancı kamularla iletişim sürecidir” gibi yapılan tanımlar ele alındığında, etkilenilmesi istenilen asıl grubun (karar mekanizmaları, yasama kademeleri vb.) ikincil hedef kitle (aydınlar, kamuoyu, seçmen vb.) aracılığı ile etki altına alınması konusunda; öncelikli olarak en yaygın yöntem olan kamu diplomasisi kullanılmaktadır. Kamu diplomasisinin, ülkelerin hedefleri doğrultusunda diğer ülkelerin halkları üzerinde uzun dönemli olarak giriştikleri çalışmaların hedefine ulaşabilmesi için, halkla ilişkiler tekniklerinin kullanılması nedeniyle diğer alışılagelmiş baskı tekniklerinden çok daha etkili olduğu bilinmektedir. Baskı kullanmaksızın sürdürülen çalışmalar ise kamuoyunun kalbinin kazanılmasını sağlayarak, hiçbir askerî ve ekonomik baskının yaratamayacağı bir ilişki ortamının yaratılmasını sağlamıştır.


Kamu diplomasisi aktörlerinin kamu kurumları dışında sivil aktörlerden oluşması (STK lar, Özel Sektör Kuruluşları, Diğer baskı Gruplar vb.) ve eğitim faaliyetleri, kültür sanat faaliyetleri, bilim ve teknoloji, uluslararası bilgilendirme faaliyetleri gibi ana başlıkları içeren akla gelebilecek her türlü yumuşak güç unsurunu araç olarak kullanması konuyu çok daha dikkat çekici, ilginç ve önemli bir hale getirmektedir. Ancak bu ifade sadece farkında olan bireyler ve toplumlar için geçerli olabilecek bir ifadedir.


Örneğin; kamu diplomasisinde “kültürel çekim yönteminin” en etkili araç olarak kullanıldığı apaçık ortadadır. Daha 1980’li yıllarda New PerspectivesQuarterly’nin editörü Gardels, bu konuda Amerika’nın dünya çapında varlığını bir zamanlar komünizmin kuşatılması olarak tanımlarken şimdi “eğlendirme” olarak tanımlamaktadır. Gardels kültürel çekimin gücünü; MTV CIA’in asla nüfuz edememiş olduğu yerlere ulaşmış, bir zamanların yeşil berelileri ile çirkin Amerikalıların yerini, şimdi Dreamworks yapımı olan küçük askerler ve göz alıcı yıldızlar almıştır” sözleriyle vurgulamıştır. Buna benzer örnekler toplumsal ve bireysel yaşamın her alanı ile ilgili olarak oldukça değişik türde tezahür etmekte ve günümüzde de büyük bir hızla mutasyona uğrayarak yayılmaktadır. O halde yapılması gereken en önemli şey farkında olmaktır.


DURUMSAL FARKINDALIK


Durumsal farkındalık, genel anlamda; hayatın her aşamasında etrafında neler olup bittiğinin farkında olup, algılanan bilgileri o anda ve yakın geleceğe yansıtmak şeklinde tanımlanmaktadır. Günümüz koşullarında ve çağın getirdiği bireysel ve toplumsal yaşam standartlarında devlet veya hükümetlerin izolasyonist politikalar uygulamasının neredeyse mümkün olmadığı gerçeği ortadayken, ulus devletlerin küreselleşme oyunları karşısında ayakta kalabilmesinin ve bağımsızlıklarını koruyabilmesinin en etkili gücü demografik potansiyelleri kapsamında bulundurdukları nitelikli insan gücü kapasitesidir. Nitelikli insan demek sadece ve kesinlikle diplomalı insan demek değildir. Nitelikli insan; düşünebilen, muhakeme ve mukayese edebilen, objektif, bireysel ve toplumsal sorumluluk anlayışı gelişmiş, biyolojik ihtiyaçları dışında başka ihtiyaçlara da gereksinim duyabilen insandır. Kısacası aklını kullandığını zanneden değil, aklını kullanabilen, yaşamın ve yaşamanın nefes alıp vermekten ibaret olmadığını idrak edebilen insandır. Yani farkında olabilen insandır. Bu nedenle hedef ülkeler üzerindeki varlıklarını geliştirmek ve genişletmek isteyen ülkelerin kamu diplomasisi sayesinde yumuşak güç unsurlarını kullanmalarının yanında, hedef ülkelerin nitelikli insan gücü (farkında olan insan gücü) ne sinsi, agresif ve sert güç (hard power) unsurlarını o ülkelerdeki yerli işbirlikçilerini kullanarak çok çeşitli şekillerde değersizleştirme, elimine etme veya etkisiz hale getirme ve açıkçası yok etme faaliyetlerini gizli ve hatta açıkça yürüttüklerini de unutmamak gerekir. Çünkü onlar için hedef bölgede projelerinin uygulanmasını engelleyebilecek en etkili güç nitelikli insan gücüdür ve mutlaka durdurulması gerekir.


Ülkemizde yaşanan ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’ni 15 Temmuz hain darbe girişimi sürecine kadar getiren-ve bence hala devam eden- asker-sivil demeden nitelikli insan gücüne karşı açık ve sinsice sürdürülen faaliyetlerin detayına girmeden, Anadolu Ajansı bilgilerine dayanarak sadece gazeteciler üzerinden örnek verecek olursam sanırım ne ifade etmek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.


AA’nın 5 Nisan 2022 tarihli haberine göre; “Gazeteci Hasan Fehmi Bey'in öldürüldüğü 6 Nisan gününe ithafen kabul edilen "Öldürülen gazeteciler günü" dolayısıyla AA muhabirinin, Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Cenevre merkezli Basın Amblem Kampanyası (PEC), Almanya merkezli araştırma şirketi Statista, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Filistin Gazeteciler Sendikası raporlarından derlediği bilgilere göre, 1995-2022 yılları arasında 1814 gazeteci katledildi. İstatistiklere göre, haftada yaklaşık 2 muhabir, kameraman, foto muhabiri veya yardımcı medya personelinin görevi başında öldürüldüğü 2012-2021 yılları arasında ise 905 gazeteci ölümü kayıtlara geçmiştir. 2001-2021 yıllarında öldürülen 278 gazeteci davasından sadece 52'sine ceza çıkarken 226 dava ise sonuçsuz kaldı. Bu süreçte her 10 vakadan 8'inde zanlılar serbest kaldı. Raporlara göre, öldürülen gazetecilerin yüzde 50'den fazlası, savaş, çatışma, organize suç çeteleri ve terör örgütlerinin yoğun olduğu bölgelerde katledildi. Cenevre merkezli Basın Amblem Kampanyası (PEC) şubat ayında yaptığı yazılı açıklamada, 2022 yılının ilk aylarında rekor sayıda gazetecinin öldürüldüğünü ve buna göre, dünya genelinde 12 gazetecinin hayatını kaybettiği bildirildi”.


Türkiye’den birkaç örnek verecek olursak:

01 Şubat 1979 Abdi İPEKÇİ İstanbul’da Suikast sonucu 49 yaşında

31 Ocak 1990 Muammer AKSOY Ankara’da Suikast sonucu 73 yaşında

07 Mart 1990 Çetin EMEÇ İstanbul’da Suikast sonucu 55 yaşında

06 Ekim 1990 Bahriye ÜÇOK Ankara’da Suikast sonucu 71 yaşında

24 Ocak 1993 Uğur MUMCU Ankara’da Suikast sonucu 50 yaşında

21 Ekim 1999 Ahmet Taner KIŞLALI Ankara’da Suikast sonucu 60 yaşında.


Gerek dünyada gerekse ülkemizde olmak üzere sadece gazeteciler üzerinden verdiğim örneklerdeki bu insanların ortak özelliği şudur: Farkında olan ve farkındalık yaratmak isteyen, düşünen, mukayese ve muhakeme eden yani aklını kullanan insanlardan varit nitelikli insan grubuna dahil olmalarıdır. Yazının uzamaması ve konu kapsamının genişlememesi için diğer, asker, bilim insanı, siyasetçi, sanatçı, akademisyen, diplomat ve öğretmen gibi binlerce örneğe değinmeye şimdilik gerek duymuyorum. Örnekte dikkat çekici olan diğer bir istatistik ise, bu tür olayların genellikle demokrasisi gelişmemiş veya az gelişmiş, halkın sosyoekonomik ve sosyokültürel açıdan geri kaldığı, eğitim ve öğretim seviyesi düşük, ulusal bilince erişmemiş, farkındalık katsayısı normalin çok altındaki ülke ve toplumlarda yaşanıyor olmasıdır.


NE YAPMALI?


Sayın Mustafa YILDIRIM’ın 2006 yılında okuduğum “Sivil Örümceğin Ağında” (Project Democracy) isimli kitabının 40 ve 41’inci sayfasının “Darbenin küresel yüzü” isimli kısmında şöyle bir tespit vardı: “Toplumla devlet arasına giren yeni örgütlenmelerden beklenen, devlet egemenliğine paralel bir egemenlik kurulmasıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir devlet buna izin vermez. Çünkü paralel egemenlik demek, o ülkede yeni bir güç odağı oluşturarak, yeni ve etkili bir ortak yaratmak, erki anayasal sorumluluk taşımayanlara devretmek anlamına gelir. Yurttaşlar bu iki başlılık arasında kalır. Hukuksal eşitliğin yerini paraleldeki örgütün sunacağı ayrıcalıklar alır. Yeni egemenlik merkezinin güdümüne girenler, devletin egemenlik alanından ayrılırlar. Bu ayrılış ilk bakışta “özgürlük” gibi algılanırsa da ülkedeki yurttaşların arasındaki geleneksel ve yasal ilişkileri parçalar. Giderek bir tür cemaat, dernek, vakıf ve derebeylikleri oluşur. ‘Derebeylik’ deyince bunun ille de şatolarda oturan, köylüleri köleleştiren eski zaman beyleri akla gelmemeli. Bu paralel devleti bir dinsel öbeğin şeyhi, dedesi, babası da kurabilir. Büyük boyutlu bir şirkete sahip aile, kendi içinde cemaatleşmiş adı “sivil” bir örgüt ya da mafya ailesinden birkaç kişi de kurabilir. Zaten demokrasinin ve Cumhuriyetin erdemi de bu tür olasılıkları ortadan kaldırmasında, yurttaşları kökenine, toplumsal konumuna bakılmaksızın eşit kılmasındadır. Demokrasi ve Cumhuriyetin yaşatılması da bu temel ilkenin titizlikle korunmasına bağlıdır.” Ne kadar da doğru bir tespit değil mi?


Bugün bütün engelleme çabalarına rağmen yapılan arkeolojik, antropolojik, genetik vb. bilimsel çalışmalarda bu kadim coğrafyada milattan öncesine dayanan varlığımızı devam ettirebilmemizin bence en önemli anahtarı “farkında olmak” tır. Bununla birlikte, yüzyıllık Cumhuriyetimizin ve cennet vatanımızın nitelikli insanlarına ve yetişmiş evlatlarına sahip çıkabilirsek kamu diplomasisi bize karşı kullanılan bir yok etme aracı olmak yerine, kendini çok zeki zannedenlere karşı kullanabileceğimiz kadife eldiven içindeki bir demir yumruk olur. Yeter ki akıl, bilim ve Atatürk yolundan ayrılmayalım. Saygılarımla.


K A Y N A K Ç A:

Erzen,M.Ü. Kamu Diplomasisi, Derin Yayınları, İstanbul,2012.

Kavoğlu,S,Türk Kamu Diplomasisi, Halkla İlişkiler Eksenli Model Arayışları, Eğitim Yayınları, Ankara,2018.

Bingöl,O. Şekercioğlu S. Diplomaside Değişim, Kuramlar, Kavramlar ve Uygulamalar, Barış Kitap, Ankara,2020.

Yıldırım,M. Sivil Örümceğin Ağında, “Project Demokracy”, Ulus Dağı Yayınları, Ankara,2006.


125 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page