top of page
  • Ünal GÜL

İŞGALDEN KURTULUŞA İSTANBUL VE AH O DENİZCİLER

Sayın Mümin KIR yazdı


Zamanında bütün deniz kuruluşlarının ve mühimmat depoları ile gemi inşa tezgahlarımızın İstanbul’a toplanmasındaki sakınca, bu savaş sırasında tamamen açığa çıkmıştır. Düşmanın kuşatmasına ve sahip olduğu deniz kuvvetlerine karşın, deniz kuvvetleri mensuplarımız birkaç gemi ile harikalar yaratarak hiçbir şey kaybetmeden deniz ulaştırmasını sağlamış, değerli görevler yapmışlardır.


“GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER”


Millî mücadelenin çelik mareşali kişisel günlüğüne şöyle yazmıştı: “4 Ekim 1919. Cumartesi. Beykoz. Güneş… Evimize açık kapıdan sarhoş bir İngiliz neferi girdi. Dışarı attım.” Mustafa Kemal’in daveti üzerine 17 Nisan 1920 tarihinde İstanbul’dan Ankara’ya hareket eden ve 27 Nisan 1920 de Ankara garında büyük bir tören ve coşku ile karşılanan Fevzi Paşa, Meclise katılmasını müteakip, İstanbul’un işgali ile ilgili tarihi bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında “İstanbul’un esaret ortamından kurtularak Ankara’nın hür ortamına geldiğimden dolayı Cenabı Hakk’a şükrederim” dedikten sonra:


“İtilaf devletleri, Harbiye Nezaretini (Savunma Bakanlığı) işgal ederek benim makam odama kadar süngülü askerlerini soktular.”


“Göğsüme düşman süngüleri dayanmış bir Harbiye Nazırı olarak, İstanbul’un artık hür ve hilafet makamı olmak meziyetini kaybetmiş olduğunu gördüm.”


“İki sıra halinde dizilmiş dört yüzden fazla süngülü itilaf devletleri askerleri arasından geçerek Babıali ye gittim.”


“Cuma selamlığına ulaştığım sırada Padişah’ın selamlığa çıkıp çıkmamasını İngilizlerden sormaya mecbur olduk…” demiştir.


Aslında ilk olarak, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros mütarekesine dayanarak, 7 Kasım 1918 de mayınları temizlemek bahanesiyle Çanakkale Boğazı’ndan geçen ve önce 61 harp gemisinden oluşan ve daha sonra 11 harp gemisi ile bir Yunan zırhlısının da katılmasıyla gemi sayısı 73’e çıkan itilaf devletleri donanması 13 Kasım 1918 günü İstanbul önlerine demir atmış, 15 Kasım’a kadar bu sayı 167 ye yükselmiştir. O gün itilaf filosundan çoğu İngiliz 3626 asker de karaya çıkmıştır. Sözüm ona İstanbul yönetimine el koymayan ancak belirli önemli ve stratejik noktaları kontrol etmekle sınırlı bu harekât, 16 Mart 1920 sabahı, saat 05.45 de İngiliz askerlerinin şehri resmen işgal etmeye başlamasıyla birlikte, askerlerimiz uykuda şehit edilmiş, Harbiye Nezareti ve tüm devlet daireleri kontrol altına alınmış ve Meclisi Mebusan basılarak birçok mebus (vekil) gözaltına alınarak Rauf Bey (Orbay) başta olmak üzere yakalananlar Malta adasına sürgün edilmişlerdir. Devam eden süreç içerisinde ise Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa, Fevzi Paşa, Halide Edip gibi yirmiyi aşkın kişi gıyaben idama mahkûm edilerek, kararları 24-25 Mayıs da Damat Ferit, 6 Haziran da Padişah Vahdettin tarafından imzalanmıştır.


Kısacası tarihimizin bu acı, kara ancak gerçek sayfalarından anlaşılacağı üzere, bulunduğu çağın ileri görüşlü, çağ açıp çağ kapatan, Osmanlı’nın 7’nci padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından, 29 Mayıs 1453 tarihinde fethedilen Osmanlı’nın son Başkent’i İstanbul, 466 yıl, 9 ay, 16 gün sonra Fatihin torunu ve Osmanlı’nın son padişahının gözleri önünde resmen işgal edilmişti ve İstanbul’un artık, İstanbul’dan kurtarılması mümkün görünmüyordu. Üstüne üstlük 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin paramparça edilmesi planlanıyordu. Planlanıyordu planlanmasına ama onlar gibi düşünmeyenler de vardı. Zira, Paris’te toplanan uluslararası barış konferansının kararıyla 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasından sadece dört gün sonra 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a ayak basmasıyla millî mücadelenin Karadeniz’den yakılan ateşi, bir güneş gibi parıldamaya başlıyordu. Çünkü işgalcilerin donanmaları 13 Kasım 1918 de İstanbul önlerinde demirlediği sıralarda, Filistin-Suriye-Irak cephesini savunan ve daha sonra lağv edilen Yıldırım Ordular Grubu’nun Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’a demirli düşman savaş gemilerini gördüğünde, hepimizin bildiği o muhteşem sözünü söylüyordu: “Geldikleri gibi giderler”.



DONANMAMIZA DÜŞMAN ATEŞİ VE İŞGAL DONANMASININ DENİZ GÜCÜMÜZE YÖNELİK GİRİŞİMLERİ


Tarihin bir cilvesi veya halihazırda deniz gücünün ne demek olduğunu anlamakta zorluk çekenler için hatırlatmak isterim ki, ateşkes mütarekesi 30 Ekim 1918 günü, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda bulunan Agamemnon Zırhlısında imzalanmıştır.


25 maddeden oluşan Mondros Ateşkesi aslında devletler hukukunda yer alan ve o güne kadar uygulanan ateşkeslerden çok farklıdır. Çünkü ateşkes devletler hukukuna göre kesin barış antlaşması yapılıncaya kadar yürürlükte olabilecek bir belgedir ve ateşkeste hukuksal bakımdan bazı kurallar saptanması gerekir. Şöyle ki ateşkese eylemsel olarak ateşkesin başlayacağı tarih, bunun süresi, tarafsız bölgenin belirlenmesi, halkla ilişkiler, yasak eylemler, savaş tutsakları ve daha başka konular üzerinde maddeler konulmalıdır. Ancak ateşkes hukuk açısından savaşın kesinlikle sona erdirilmesine varmayabilir. Bu bakımdan özellikle ordu için terhis ve silahsızlanmaya ait hükümlerin bulunmaması gerekir. Oysa Osmanlı Devleti’nin imzaladığı ateşkes çok ağır koşullar içermektedir. Özellikle İmparatorluğun herhangi bir yerini rahatlıkla işgale izin veren 7’nci madde kayıtsız ve koşulsuz teslimiyetin en açık ifadesidir.


25 maddeden oluşan ateşkesin özellikle Osmanlı deniz gücünü ilgilendiren maddeleri şunlardır:

Madde 1: Karadeniz’e geçiş için Çanakkale ve Karadeniz Boğazları açılacak ve Karadeniz’e geçiş sağlanacak, Çanakkale ve Karadeniz istihkâmları müttefikler tarafından işgal edilecektir. Madde 2: Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan yerleri ve diğer engellerin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için talep olduğunda yardım edilecektir.

Madde 3: Karadeniz’de bulunan torpil (torpido) yerleri hakkındaki bilgiler verilecektir.



Madde 6: Osmanlı karasularında güvenlik ve buna benzer hususlar için kullanılacak küçük gemiler hariç olmak üzere Osmanlı sularında veya Devlet-i Aliye tarafından işgal edilen sularda bulunan bütün harp gemileri teslim edilip, gösterilecek Osmanlı liman veya limanlarında gözaltında tutulacaktır.


Madde 8: Bugün Osmanlı topraklarında bulunan bütün liman ve demir yerlerinden İtilaf gemileri tarafından istifade edilecek ve bu yerler İtilafla harp halinde bulunanlara karşı kapalı bulundurulacaktır. Osmanlı gemileri de ticaret ve ordunun terhisi hususlarında bu koşullardan yararlanacaktır.


Madde 9: İtilaf Devletleri Osmanlı tersane ve limanlarındaki bütün gemi onarım araçlarını kullanacaktır


Madde 12: Hükümet haberleşmesi dışında tüm telsiz, telgraf ve kablolar İtilaf memurları tarafından denetlenecektir.


Madde 13: Denizciliğe, askerliğe ve ticarete ait maddelerin ve malzemenin tahrip edilmesi önlenecektir.


Madde 14: Ülkenin ihtiyacı karşılandıktan sonra artan kömür, akaryakıt ve deniz levazımının Türkiye kaynaklarından satın alınması için kolaylık gösterilecektir


Madde 18: Mısratada dâhil olduğu halde Trablus ve Bingazi’de işgal edilen limanlar en yakın İtilaf muhafaza kıtalarına teslim edilecektir.


Hal böyleyken, Müttefik Devletler Ortak Filoları Komutanı, Koramiral Somerset Arthur Gouch Calthorpe, İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetlerine ait Superb gemisinden Bahriye Nezaretine göndermiş olduğu 51261 numaralı bildirisinde, Osmanlı Donanmasına ait özel bilgiler talep etmiş ve çeşitli isteklerde bulunmuştur.



MONDROS UYGULANIYOR


Mondros mütarekesinin 6’ncı maddesi gereğince, Osmanlı harp gemilerinin mevkileri, görevleri ve arıza durumlarının kendisine ve aynı zamanda Fransız Filosu Komutanı Koramiral Amet’e bildirilmesini, ayrıca Turgutreis, Yavuz, Hamidiye, Mecidiye ve bütün muhriplerin torpidoları ile top nişangahlarının çıkarılmasını ve cephanelerinin sahile çıkarılmasını, denizaltıların torpidolarının depolara sevk edilmesini, torpidobotlar, gambotlar ve diğer gemilerdeki üç pusluktan büyük topların top nişangahlarının çıkarılmasını ve cephanelerinin sahile çıkarılmasını, mayın taşıyan gemiler ve mayın hizmetlerinde kullanılan diğer gemilerdeki mayınların karaya çıkarılmasını,

Yavuz ve Turgutreis gemilerinin hidrolik tertibatının boşaltılmasından, sahil güvenlik hizmetlerinde kullanılan gemiler dışındaki tüm harp gemilerinin telsiz antenlerinin sökülmesine kadar varan taleplerde bulunmuştur.

Chaltrope, gemilerin görev ve faaliyetleri, konuş yerleri ve statüleri ile ilgili olarak ta, bir devlet için stratejik olduğu kadar bana göre son derece de onur kırıcı olan isteklerini sıralamaya devam etmiştir. Bu kapsamda Karadeniz, Marmara, Boğazlar ve Çanakkale de bulunan bütün harp gemileri Haliç’e intikal ettirilerek enterne edilecektir.


Haliç’e giremeyen gemiler İzmit’te bildirilecek gemilerde demirli bulundurulacaktır. İzmir ve yakın bölgelerdeki gemiler de İzmir de konuşlandırılacaktır. Sahil güvenlik ve zabıta hizmetleri için az sayıda geminin faaliyetine izin verilecektir. Bu görevler için, Çanakkale, Marmara ve Boğazlarda bulunan gemiler, işgal kuvvetlerine ait gemilerin faaliyette bulunduğu dönemlerde limanlarda bulundurulacak veya demirleyecektir. Diğer taraftan, Osmanlı Donanmasının personeli ve lojistik hususlarla ilgili olarak, Haliçte bulunan gemilerin sadece güvenlik ve küçük bakımlar için personel bulundurmasını, İzmit Körfezindeki gemilerin ise faaliyetlerini personelin dörtte biri ile yürütülmesini istemiş gemilerin ne kadar yakıt bulundurabileceğini dahi bildirmiştir. Deniz üsleri, tersaneler ve onarım tesisleri düşman kontrolüne geçmiş, Boğazlar bölgesindeki tahkimat tahrip edilmiş ve bu bölgedeki seyir trafik kontrolü tamamen İngilizlere devredilmiştir. Bahriye erlerinin neredeyse tamamı terhis edilmiş, rütbeli personel görevlerinden uzaklaştırılmıştır.


İnanın bana daha çok var, ancak şu an yeter artık dediğinizi duyar gibiyim. Tamam ama başka bir başlığa geçmeden önce sizlerden, öncelikle Atatürk’ümüzün Gençliğe Hitabesini ve sonrasında da yakın tarihte özellikle Deniz Kuvvetlerimiz ve onun vatanperver mensupları için hangi oyunların, neden oynanmış olabileceğini şöyle bir değerlendirmenizi istirham ediyorum. Naçizane düşüncem odur ki, geçmişi anlamadan, bugünü anlamak mümkün değildir.


“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM”


Ulu Önderi etrafında etle tırnak gibi kenetlenen Yüce Türk Ulusu, her ne pahasına olursa olsun, işgal güçleri ile kanlarının son damlasına kadar mücadele kararı almış, Amasya, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara da Millî Meclisi oluşturmuş ve fiilen Millî Hükümet kurulmuştur. Tarihin her döneminde var olan ve genlerinde bağımsızlık karakteri taşıyan bu asil milletin esaret altında yaşaması mümkün değildir. Bu nedenle Mustafa Kemal, Millî Direniş Stratejisini açık ve kesin olarak şu şekilde belirlemiştir: “Ya İstiklâl Ya Ölüm”.


Bu temel strateji kapsamında, ülke dahilindeki mevcut kaynakların önce tespit edilmesi ve daha sonra millî mücadele için seferber edilmesi ve daha da önemlisi tüm kaynakların etkin ve verimli bir şekilde kullanılması zorunluydu. Dünyanın o dönemdeki en büyük emperyalist güçleri bugün de olduğu gibi yerli ve yabancı işbirlikçileri ile Türk ismini tarihten kazımak için var güçleri ile çalışmaktaydı. Tehlike yakın ve büyüktü. Bu nedenle, bütün milletin seferber edilmesi ile ülke içindeki kaynakların çok az bir zamanda harp kifayetine yönelik olarak kullanılması ve aynı zamanda o dönemdeki dengeler de göz önünde bulundurularak ülke dışından da silah cephane ve her türlü malzeme yaşamsal önem arz taşımaktaydı.


Mustafa Kemal Paşa’nın rasyonel durum muhakemesine uygun olarak, TBMM mevcut stratejik koşulları ve gerçek durumu son derece doğru analiz ederek silah ve malzeme temini için kuzeye yönelmiş ve o günün şartlarında yurt dışından temin edilecek silah ve malzemenin yalnızca deniz yolu ile yapılabileceği tespiti ile stratejik deniz nakliyatının kuzeydoğudan yapılmasının uygun olacağını değerlendirmiş ve böylece Anadolu harekatının nefes borusu açılmıştır. Düşman gemilerinin kontrolü altında olmasına rağmen en azından bazı yerleşim yerlerinin ve ana ulaştırma yollarının millî kuvvetlerin kontrolü altında bulunması Karadeniz’i lojistik nakliyatı için daha uygun bir konuma getirmekteydi. O dönemdeki uluslararası konjonktürün de uygun olması nedeniyle Rus Bolşevik Hükümeti ile yakınlaşma sağlanmış ve daha sonra Millî Kuvvetlerimizin Karadeniz den ne şekilde desteklenebileceği yönünde ilk çalışmalar başlatılmıştır.


Yapılan detaylı çalışmalar ve planlamalar neticesinde, Karadeniz üzerinden silah, cephane ve her türlü malzemeyi içeren lojistik nakliyatı idame etmek için bir deniz nakliyat teşkilatının meydana getirilmesi hayati bir harekât ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştır.


Artık Karadeniz millî mücadelemizin denizidir. Onun da yarım asırdır bizi beklediği gibi.



TEŞKİLATLANMA VE BİR AVUÇ KAHRAMAN


Kurtuluş Savaşı’nın ilk denizcilik çalışmaları, sivil halkın kıyı kentlerinden içerilere doğru kendi kendine başlattığı taşımacılık işleridir. Bu taşıma çalışmaları tamamen düzensiz, kontrolden uzak ama bir o kadar da basit ve iyi niyetli çalışmalar olmuştur.


Fakat, Anadolu kıyılarında başlatılan deniz taşımacılığı kısa süre içinde İşgal Kuvvetlerinin de dikkatini çekmiştir. Anadolu kıyılarında giderek artan hırsızlık ve eşkıyalık olayları karşısında çözüm olarak küçük tonajlı savaş gemilerinin buralarda görevlendirilmesi düşünülmüştür. Bununla ilgili olarak derhal gerekli düzenlemeler yapılmış ve Amiral Calthrope 08 Şubat 1919’da görevlendirme emrini vermiştir. Calthrope aynı gün Türk denizciliği açısından başka bir ağır karara daha imza atmış ve daha 1909 yılında kurulmuş ve o güne kadar halkın bağışlarıyla çalışmasını sürdürmüş olan Donanma Cemiyeti’nin kapatılmasını istemiştir. Calthrope’un emri gereği; Hızırreis gambotu ile 14 Numaralı motorgambot İzmir Merkez Liman Reisliği emrine, Draç, Akhisar ve Yunus torpidobotları Marmara ve Ekinlik Adaları bölgesinde olacak şekilde Mudanya Liman Reisliği emrine, Aydınreis ve Preveze gambotları da Samsun Merkez Liman Reisliği emrine verilmiştir.


Bunun üzerine nakliyatın planlı, düzenli, kesintisiz ve emir komuta zinciri içerisinde yürütülmesi için, TBMM Hükümeti, Rusya ile askerî yardım konusunda anlaşma sağladıktan sonra, ülkenin kaderini doğrudan etkileyecek nakliyatın ancak, bu amaçla kurulacak ve deniz subaylarından oluşacak özel bir teşkilat tarafından yürütülmesi yoluyla başarılı olunabileceğini değerlendirmiştir. Nihayetinde, Osmanlı Hükümeti ve işgal güçleri tarafından yok edilen Türk Denizciliğini ve Deniz Gücünü yeniden canlandırmak, millî unsurlarımızın Anadolu’daki askerî hedeflerinin elde edilmesinde hayati önem taşıyan silah, cephane ve teçhizatı deniz nakliyatı ile istenilen bölgelere sevk etmek ve aynı zamanda deniz sınırlarımızı korumak maksadıyla, harekât açısından Erkan-ı Harbiye Reisliğine (Genelkurmay Başkanlığı), idari olarak ise Millî Müdafaa Vekaletine (Millî Savunma Bakanlığı) bağlı olarak 10 Temmuz 1920 tarihinde Umur-ı Bahriye Müdürlüğü (Denizciliğe bağlı işler ve faaliyetler ) kurulmuş ve başına da daha sonra Bahriye Dairesi Reisi olan Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Şevket (Yarbay Doruker) getirilmiştir. Daha sonraları Bahriye Dairesi Riyaseti ismini alacak olan bu teşkilat, kurulduğu zaman; merkezde birkaç subay, Karadeniz’de iki gambot ve birkaç motordan ibaret bulunmaktadır.


Umur-ı Bahriye Müdürlüğü, öncelikle İstanbul’da enterne edilmiş bulunan donanma gemileri ve diğer birliklerde bulunan inançlı, yetenekli ve her türlü fedakârlığa hazır genç subayları Anadolu’ya sevk etmek üzere harekete geçmiştir. İstiklal Savaşı deniz subayları yaş ortalaması otuz beşi aşmayan, genç ve dinamik vatanseverlerdi. Stratejik Deniz Nakliyatını tesis ve idame etmek, bu nakliyatta görev alacak gemileri tedarik etmek ve harekata hazır bulundurmak, gemiler ve denizin kara birliklerini uzman personel ile istihdam etmek, gemilerin bakım ve onarım ihtiyaçlarını karşılamak, kıyı gözetlemesi yapmak, güvenilir bir istihbarat ağı tesis etmek, denizlerde keşif gözetleme görevleri ve çıkan fırsatlardan istifade ile taarruzî harekât icra etmek ve Karadeniz’de Pontus Rum Devleti kurma hayalindeki çetelere karşı koymak üzere, büyük bir titizlikle seçilen 159’u Güverte, 68’’i Makine, 5 Tabip ve 1 İstihkam sınıfı olmak üzere toplam 233 vatansever deniz subayının küçük bir bölümü doğrudan Müdürlük Karargahında, diğer subaylar ise Deniz Teşkillerinde ve gemilerde istihdam edilmiştir. Mühendis sınıfından denizci subaylar ise, yurdun çeşitli bölgelerindeki atölye ve fabrikalarda lojistik ve teknik hizmetlerde görevlendirilmişlerdir. Müdürlük tüm bu faaliyetlerini İstanbul’da bulunan Muavenet-i Bahriye daha sonra ise Felah-ı Vatan Grubu ile iş birliği içinde gerçekleştirmiş ve bu grup Anadolu’ya geçecek subaylara her türlü kolaylığı sağlamıştır.


Düşmanın ağır baskısı ve denizlerimizdeki abluka uygulamasına rağmen, Türk Ulusunun da büyük desteği ile büyük başarılar kazanarak tekne sayısı ve insan gücündeki artışla birlikte, giderek gelişen ve güçlenen Umur-ı Bahriye Müdürlüğü komuta ve kontrol yapısının değişimine duyulan ihtiyaç nedeniyle ve bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle 01 Mart 1921 tarihinde Bahriye Reisliği Dairesi olarak teşkilatlandırılmıştır.

Burada sadece isimlerine yer vermek zorunda olduğum, her biri ayrı kahramanlık sayfalarına mazhar olan Bahriye dairesine bağlı kumandanlıklar (komutanlıklar) ve Millî Mücadele ve İstiklal Harbinin altın sayfalarında yer alan şanlı gemilerimiz şunlardır:


Trabzon Nakliyat-ı Bahriye Kumandanlığı- Samsun Bahriye Müfreze Kumandanlığı- Amasra Bahriye Kumandanlığı- Ereğli Nakliyat-ı Bahriye Kumandanlığı- İzmit Bahriye Kumandanlığı- İstanbul Bahriye Kumandanlığı- Donanma Kumandanlığı- Fethiye Bahriye İhtiyat Grubu- İzmir Bahriye Kumandanlığı- Ernis (Van) Tersane Komutanlığı- Eğirdir Gölü Bahriye Müfrezesi- Seyr-i Sefain İdaresi Aydınreis Gambotu- Preveze Gambotu- Şahin Vapuru- Alemdar Römorkörü- Amasra Motoru- Rüsumat 4- Amasra Motoru- Samsun Şilebi- Amasra Motoru- Dana Yelkenlisi- Gazal Römorkörü- Kahraman Mavnası- Trabzon Vapuru- 1ve 2 numaralı Gambotlar.


OKULLARIMIZ, ZOR YILLAR


Yaşanılan işgal yılları süresince Heybeliada’daki Bahriye Mektebi (Deniz Harp Okulu ve Lisesi) sınırlı olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerine devam etmiş, İstiklal Harbi süresince bu okula yeni öğrenci alınmamıştır. O zamanki adıyla bu günkü Deniz Astsubay Hazırlama Okulu ve Deniz Astsubay Meslek Okulu’nun çekirdeğini oluşturan Bahriye Efrad ve Küçük Zabitan Okulu ve Gedikli Zabit Okulları, Makine Gedikli Okulu Tir-i Müjgan Fabrika Gemisi ve daha sonra Muin-i Zafer Korveti, Güverte Gedikli Okulu ise İclaliye Gemisinde eğitim vermiş bir müddet sonra her iki gemi de Heybeliada Bahriye Mektebinin önüne demirleyerek eğitim-öğretim faaliyetlerine burada devam etmiştir. Ancak, anılan iki gemi Mütareke koşulları gereği Haliç’e bağlanınca, bu gemilerde eğitim-öğretim gören öğrencilerden küçük sınıflar Hamidiye, büyük sınıflar ise Tuzla da bulunan Yavuz gemilerine nakledilmiştir. Hal böyleyken Bahriye Mektebinde görevli birçok subay ve öğrencinin gizlice Anadolu’ya kaçarak Millî Mücadeleye katılması, kalan personelin de İstanbul’daki Muavenet-i Bahriye Grubu (Bahriye Yardım Grubu) ile koordineli olarak Anadolu’daki Cephelere yönelik lojistik faaliyetleri desteklemesi nedeniyle buradaki eğitim sembolik bir anlam taşımaktaydı. Ayrıca bunların dışında, Samsun Müfreze-i Bahriye Kumandanlığına bağlı olarak 28 Mart 1921 tarihinde, Samsun Bahriye Mektebi tesis edilmiştir. Mektebin amacı, Ankara Hükümeti’nin, deniz subayı kadrosunu yetiştirmek ve yeni rejimin emrine girmek için, İstanbul, Heybeliada’daki Bahriye Mektebi eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalan öğrencilerin ve mühendislerin eğitimlerini tamamlatmaktı. Bu grup 15 kişiden oluşuyordu ve hemen derslere başladılar. Seyr-i sefain, heyet-i bahriye ve topçuluk dersleri gören öğrenciler, çatışmaların şiddetlenmesinden dolayı cepheye sevklerini istemişlerdir. 31 Mayıs’ta 4, 2 Haziran’da 9 öğrencinin Trabzon Nakliyat-ı Bahri Kumandanlığı emrine ve bunun emrindeki gemilere gitmesinden ve daha sonra kalan öğrencilerinde cepheye gitmesinden dolayı mektep 25 Eylül 1921 tarihinde öğrencisi kalmadığından kendini feshetmiştir.


Millî Mücadele ve İstiklal Harbinin destansı kahramanlıklarını, stratejisini, taktiklerini, fedakarlıklarını tarihe sığdırmanın mümkün olmadığı konusunda hem fikir olduğumuzdan eminim. Takdir edersiniz ki şeref ve fedakârlıklarla bezenmiş altın sayfalara sığmayanlar, benim de bu naçiz yazıma sığamazlar. Ancak çok kısada olsa sizlere ölümü göze almış Leventlerden oluşan bir gruptan söz etmezsem vicdanen çok rahatsız olacağımı biliyorum ve o nedenle kendimi buna mecbur hissediyorum.



MUAVENET-İ BAHRİYE GRUBU, ZEKÂ VE YARATICILIK


Millî Mücadele esnasında Türk bahriyesine ait gemilerin Karadeniz’de Ruslardan aldıkları yardım malzemelerini Türk Limanlarına ulaştırmasının yanında İstanbul’da kurulan bazı cemiyetler de bahriyeye ait depolardan aldıkları malzemeleri Anadolu’ya kaçırma görevini üstlenmişlerdi. Bu cemiyetlerden ilki Kasım 1919’da kurulan, reisliğini Kara Vasıf Bey’in yaptığı Karakol Cemiyeti’dir. Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile arasında çıkan anlaşmazlıktan ve İstanbul’da İngilizler tarafından Malta’ya sürülmesinden sonra cemiyet ikiye bölünmüştür. Bunlardan biri Müdafaa-i Milliye Teşkilatı diğeri ise Müsellah Millî Müdafaa teşkilatı kısaca ‘Mim Mim’ Grubu’dur. Bu gruplar İngiliz kontrolü altında bulunan depolardan Millî Mücadele için gerekli olan silah, mühimmat ve askerî eşyayı İnebolu, Zonguldak, Samsun ve Trabzon Limanlarına kaçırmıştır. Bunlardan başka Anadolu’ya askerî malzeme ve eşya taşıyan gruplardan, Felah Grubu, Namık Grubu, Yavuz Grubu, İmalat-ı Harbiye Grubu ve Muavenet-i Bahriye Grubu önemli görevler üstlenmişlerdir. Bu gruplardan özellikle ele alacağımız Muavenet-i Bahriye Grubu (Bahriye Yardımlaşma Grubu) doğrudan doğruya bahriye subaylarından oluşan bir gruptur. İstanbul’daki askerî depolardan, tersaneler, havuzlar ve fabrikaların ambarlarından silah ve mühimmatı Anadolu’ya kaçırmak için kurulan bu grup, Bahriye Dairesi Reisi Mehmet Şevket Bey’in büyük çabaları ile 1921 yılının başlarında Yarbay Mehmet Nazmi Bey, Binbaşı Haydar Abdullah Bey, Binbaşı Fevzi Bey, Kıdemli Yüzbaşı Azmi Hasan Bey ve Yüzbaşı Zeki Mahmut Bey tarafından kurulmuştur. Başta Yarbay Nazmi Bey olmak üzere Ankara Hükümeti ile İstanbul’da bulunan Bahriye Nezareti arasındaki iletişim de bu grup sayesinde kurulmuştur. Resmi olarak hiçbir bağlantı kurulamayan Bahriye Nezareti’ne Haliç’te Komodor olarak görev yapmakta olan Yarbay Mehmet Nazmi (Cibalili) Bey ve arkadaşları sayesinde gayri resmi yollarla ulaşan Umur-ı Bahriye Müdürü Şevket Bey, İstanbul’da bulunan ve deniz kuvvetlerinin ihtiyacı olan tüm askeri malzemeleri ve personeli Anadolu’ya geçirmeyi başarmıştır.


Özellikle Mondros Mütarekesi maddeleri gereğince, Haliç’te bağlı bulunan Osmanlı harp gemilerindeki çeşitli makine parçalarını ve toplarını sökerek Anadolu’ya yollamışlardır. Bu malzemelerle ilk etapta Karadeniz’de görev yapmakta olan Aydınreis, Preveze ve Hızırreis gambotlarının eksikleri tamamlanmıştır. Ayrıca Samsun ve Amasra Limanlarına gönderilen eşya ve mühimmatlar bu limanların ve Karadeniz’deki diğer limanların birçok ihtiyacını karşılamıştır.


Fethiye’ye gönderilen malzemelerle de Fethiye İhtiyat Grubu’nun ve daha sonra kurulacak olan İzmir Bahriye Kumandanlığı’nın neredeyse ihtiyaçlarının tamamı giderilmiştir. Muavenet-i Bahriye Grubu İstanbul ve çevresinde bulunan deniz teşkilatları ve yerel makamlarla sıkı bir iş birliğine girerek yürütmüş olduğu gizli çalışmalarla silah ve mühimmattan hariç birçok subay, erbaş, er ve gönüllü vatandaşları Yalova, Karamürsel, Samsun, Trabzon, Ereğli, Amasra, İnebolu ve alındıktan sonra İzmit yoluyla Anadolu’ya kaçırmıştır. İlk kaçan grubun içinde Umur-ı Bahriye Müdürlüğü ve daha sonra Bahriye Dairesi Reisliği de yapan kıdemli Yüzbaşı Kasımpaşalı Mehmet Şevket Bey’de bulunmaktaydı. Muavenet-i Bahriye Grubu Anadolu’ya geçmek isteyenleri kaçırmak için yabancı bayraklı veya kaptanı Türk olmayan gemilerle anlaşma yoluna gitmiş ve sahte erzak taşıma belgeleri hazırlayarak bu kişileri Anadolu limanlarına taşımıştır. Muavenet-i Bahriye Grubu bu bağlamda birden fazla gemi ile anlaşmıştır.


Anadolu Limanlarına denizcileri taşımak için bir Hindistan vatandaşına ait olan ‘İndia’ isimli İngiliz bandıralı bir gemi ile de anlaşılmış, ayrıca Türk subaylara da kimliklerini gizleyerek görevler verilmiştir. Bunlar ateşçi, makinist, çarkçı ve gemici olarak görev almış ve birçok subayı sivil kıyafetler ve değişik kimliklerle yolcu gibi Anadolu’ya kaçırmıştır. İndia gemisinden başka Gülnihal Vapuru, Reşit Paşa Vapuru, Seyr-i Sefain İdaresine ait Ümit Vapuru, İtalyan bandıralı Karniyola Vapuru ve birçok küçük tekne ve yelkenli ile gönüllüler kimlik ve kıyafet değiştirerek Anadolu’ya geçmiştir.



Muavenet-i Bahriye Grubu 15 Aralık 1921 tarihli Müdafaa-i Milliye Vekâletinin Felah Grubuna “Muavenet-i Bahriye Grubu, grubunuza ilhak etmiştir. Müstakil çalışacak değildir. Gerek doğrudan doğruya gerekse dolaylı olarak bahriyeye ait tüm muhaberat grubunuzla icra olunacaktır” emri ile çalışmalarına Felah Grubu altında bahriye kolu olarak devam etmiştir.



”GÖZÜM SAKARYA’DA, DUMLUPINAR’DA KULAĞIM İNEBOLU’DA”


Kağnılarla Anadolu’ya yani cepheye silah, malzeme ve teçhizat taşıyan, soğuk kış günlerinde kundaktaki çocuğunun örtüsünü kağnısındaki mermilerin üstüne örten Hatçe Kadın ve Elif Ninelerin, bir kolunu Balkanlarda, bir bacağını Yemen’de kaybetmiş Hasan Dedelerin, Cepheden Cepheye koşarken sevdiğinin kokusunu bir daha duyamayacak olan Mehmet’in, takasını gecenin karanlığında zırhlıların üzerine süren Dursun Reislerin, Karadeniz’in hırçın sularında mavnası ile dolaşan İdris Kaptanların, Yüzbaşı Ahmet Şevketlerin, İsmail Hakkı Beylerin dünya tarafından ismi sadece “Türk” olarak bilinen nice isimsizlerin, yurduna, namusuna, hayatına ve geleceğine göz diken acımasız, uygar geçinen ancak vahşetin ta kendisi olan düşmana karşı mücadelesidir bu mücadele. Kurtuluştur, kurtuluşun savaşıdır. İzmir’in Antep için, Urfa’nın Aydın için, Kars’ın Edirne için, Karadeniz’in Akdeniz için, Marmara’nın Van Gölü için, Ankara’nın hepsi için ve hepsinin İstanbul için mücadelesidir bu mücadele. Ve kazanılmıştır. Yokluğa rağmen, yoksulluğa rağmen, hainlere ve ihanetlere rağmen, yedi düvele rağmen ve bazıları üzülmesine rağmen. Oysa İnebolu biliyordu, Sakarya biliyordu, Sarı Paşa oralarda bir yerdeydi. Gözü Sakarya’da kulağı İnebolu’daydı.


BEKLE BİZİ İSTANBUL


Çanakkale’yi elini kolunu sallayarak geçeceğini düşünen İşgalcilerin, Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak 18 Mart Deniz Muharebelerinde ağır kayıplar vererek geri çekilmesi ve 24 Nisan da başlayan kara savaşlarına mecbur kalarak Mehmetçiğin destansı savunmasıyla Çanakkale’yi geçememesinin sıkıntıları devam ederken, Anadolu’yu ele geçirme hayallerinden vazgeçmeyen fakat bu seferde Türk denizcilerinin kesintisiz ve cansiperane bir şekilde yürüttüğü denizden stratejik lojistik sayesinde Mehmetçik karşısında yine ve bir kez daha mağlup olan işgalcilerin ve özellikle de İngilizlerin şu cümleyi kurduğuna eminim; “Oh those sailors”(Ah o denizciler).


İşgal Ordularının tüm cephelerde mağlup edilmesiyle birlikte son işgal birliği de 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etmiştir. 6 Ekim 1923’te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3’ncü Kolordu İstanbul’a girmiş ve 4 yıl 10 ay ve 23 gün süren işgal resmen sona ermiştir. İstanbul’u fetheden 7nci Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in torunu son Osmanlı Padişahı bir İngiliz zırhlısına binerek Osmanlı’nın son başkentini terk ettiği 17 Kasım 1922 tarihinden sonra, Fatihin değil ama Evlad-ı Fatihan’ın bir torunu ulusu ile birleşerek işgalcileri mağlup etmiş ve İstanbul’u geri alarak gerçek sahiplerine teslim etmiştir.

Şaka bir yana İngilizlerin (ya da emperyalistlerin) halâ ne dediğini Balyozlardan, Ergenekonlardan, Kumpaslardan iyi kötü biliyorum da işgalcilerin donanmaları 13 Kasım 1918 de İstanbul önlerinde demirlediği sıralarda, “Geldikleri gibi giderler” diyen Atatürk 16 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket ederken acaba ne demiştir? Eğer onu biraz tanıyorsam muhtemelen şöyle demiştir:


Bekle bizi İstanbul


KAYNAKÇA:

Atatürk’ün TBMM’nin I. Dönem 4. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1Mart 1923. Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. 1, C. 28, Sayfa. 2.


İstiklal Harbinde Bahriyemiz, Deniz Kuvvetleri K.lığı. Ankara, 2008.


Nilüfer Hatemi; Mareşal Fevzi Çakmak ve Günlükleri, Gnkur. Bşk.lığı, Ölümünün 60’ncı yılında Mareşal Fevzi Çakmak Paneli (10 Nisan 2010), s.25.


Veli Yılmaz; Mareşal Fevzi Çakmak’ın Asker Kişiliği, Gnkur. Bşk.lığı, Ölümünün 60’ncı yılında Mareşal Fevzi Çakmak Paneli (10 Nisan 2010), s.34.


1890’dan2003’e 113 Yıllık Tarihin Şanlı Geçmiş, Deniz Astsubay Hazırlama Okulu Komutanlığı, Kapanış Özel Sayısı, s.24,44.


Serdar Hüseyin Sayar, Anakara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Kurtuluş Savaşında Denizcilik Faaliyetleri, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2007, s.4-5,16.


Murat Savaş Yaman, Türk Kurtuluş Savaşında T.B.M.M’ye bağlı Deniz Kuvvetleri Teşkilatının Kuruluşu, Kırıkkale, 2019,s.45.

34 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page