top of page
  • Ünal GÜL

ERDOĞAN ANALİZLERİ-4

Türk ekonomisini imha ettiği göz önüne alındığında hala Erdoğan’ı destekleyenler var mı?


Sayın Temel ERSOY yazdı

Özellikle Türkiye’de ekonomi seçim sonuçlarının belirlenmesinde tek etken değildir. Eğer her şey ekonomiye bağlı olsaydı en düşük gelir grubuna mensup kitlelerin yıllardır en vahşi kapitalizmi uygulayan kişi ve partilere oy verdiği gerçeğini nasıl açıklarız? Eğer her şey ekonomiye bağlı olsaydı, orta sınıf kalabalıkların çoğunun kendi gelirlerini düşüren kişi ve partilere oy vermelerini nasıl açıklardık?


Diğer bir deyişle Muhalefet, AKP seçmenini ikna etmekte neden zorlanıyor?


Siyasal partiler iktidar olabilmek ya da var olan iktidarlarını devam ettirebilmek adına seçimler öncesinde seçmen kitlelerinin kendilerine oy vermeleri için ikna amaçlı seçim kampanyaları düzenlemektedirler. Seçim kampanyaları bir yandan iktidar olan siyasal parti ya da muhalefet partilerinin programlarını ve vaatlerini kitlelere tanıtmayı amaçlarken, bir yandan da seçmen kitlesini neden iktidar olmaları gerektiği konusunda ikna etme amacını taşımaktadır. Seçim kampanyalarında seçmen kitlelerine ulaşmak için kullanılan yöntemlerden biri olan mitingler, iktidara aday olan siyasal aktörlerin halka doğrudan ulaşması ve kendilerini ifade etmeleri açısından önemli yer tutmaktadır. Günümüzde siyasal aktörler seçmen kitlerini iktidar olmaları konusunda ikna edebilmek amacıyla, seçim kampanyaları doğrultusunda düzenledikleri mitinglerde daha dikkat çekici ve etkili olması nedeniyle ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımına dayalı negatif içerikli iletiler kullanmayı tercih etmektedirler.


Toplumsal düzenin var olabilmesi ve devamlılığının sağlanabilmesi için devleti dolayısıyla toplumu yöneten siyasal iktidarların varlığı evrensel bir olgudur. Kapani’nin ifadesi ile bütün siyasal topluluklarda, diğer bir ifadeyle devletlerde mutlaka bir siyasal iktidar ve bu iktidarı kullanarak yeni kararlar alan, emirler veren ve bu karar, emirleri gerektiğinde zora başvurarak yürütmeyi sağlayan kişi ya da kişiler her zaman mevcut olmuştur (1992: 67). Aeron’a göre rejimlerin hepsi aslında iktidara gelmek için bir mücadele olarak ve az sayıda insanın iktidarı kullanması ile tanımlanır. Bu açıdan yaklaşıldığında politikayı, iktidar ve onun sağladığı yararlar için bir mücadele alanı olarak tanımlamamız mümkündür (2011: 36). Dolayısıyla halk tarafından yönetim şeklinin ifadesi olarak bilinen demokrasilerde, seçimlerden önce iktidar olabilmek için siyasi partiler arasında kıyasıya bir rekabet yaşanılması kaçınılmazdır. Bu çatışmaların yaşandığı seçim sonrasında ise halkın çoğunluğunun oyları tarafından belirlenen siyasi parti ya da siyasi partiler devleti yönetmek için iktidara gelirler.


Siyasal kampanya yönetimi adayın imajından başlayarak kampanya teması ve propagandalarının belirlenip seçmende aday veya parti lehine oy verme davranışına yönelik bir sürecin yönetimini kapsar (Yaşin, 2006: 638). Bu nedenle siyasal kampanya stratejisi adayın ya da partinin tüm kampanya faaliyetlerini bütünleştirme ve yürütmede bir ana plan işlevi görmektedir. Kampanya stratejisi belirlenen hedefler doğrultusunda ve araştırmalar ışığında kampanya temasının belirlenmesini içerir. Bunlar seçmenleri ilgilendirecek konularla ilgili vaatlerin saptanması, rakiplere ilişkin taktiklerin oluşturulması ve bunlara bağlı olarak kampanyanın yürütülmesine dair verilen kararlardır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise, stratejiyle ilgili kararların öncelikle kampanya araştırmalarının verilerine dayanmasının gerekliliğidir (Uztuğ, 2004: 225).


Ekonominin durumu ortadayken, toplumsal değişim talepleri en üst noktasındayken seçim kaybetmek nasıl açıklanır? CHP seçmeninin her zaman yaptığı gibi bir paket makarna ve bulgulara oyunu satan “cahil halk” söylemi sizi rahatlatıyor olabilir ama gerçekten doğru mu? Aynı şeyleri deneyip, aynı sonuçları alınca bu kadar şaşırmak niye? 21 yılda 7 seçim kaybedilmesinin sebebi bu mudur yani? Adayımızın imajı güçlü müdür? Becerikli ve halkın talep ettiği değişiklikleri gerçekleştirebilecek biri gibi mi algılanmıştır? Yoksa ite kaka, sağ partilerin artıkları tarafından zoraki desteklenen, teröre taviz verecek, ülkeyi İmamoğlu ve Yavaş olmadan yönetemeyecek biri gibi mi algılanmıştır? Bu soruların CHP’nin lortları tarafından sorulmak bir yana ima bile edilemeyeceğine eminim.


Özellikle ekonomik kriz ve 6 Şubat'ta meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, muhalefet cephesinde seçimlerden Erdoğan ve AKP’nin yenilgiyle çıkacağı yanılgısını doğurmuştur. Seçimler öncesi anket şirketlerinin Kılıçdaroğlu’nun oy oranını yüzde 50’nin hemen üstünde ya da hemen altında göstermesi de bu algıyı güçlendirmişti. 2018 seçimlerine göre AKP'nin oy oranı 7 puan azalsa da parti üst üste 7. kez genel seçimde birinci parti oldu. Erdoğan da 3. kez cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk sırada yer aldı.


Seçimlerin genel sonuçlarına bakıldığında AKP’nin 2018’e göre oyu beş puan azaldı. Ancak Cumhur İttifakı Meclis'te yine de çoğunluğu sağladı. Deprem bölgesindeki şehirlere baktığımızda, her ne kadar oy oranı düşse de AKP, Diyarbakır dışındaki her şehirde birinci parti.


Peki, bu tercihin nedenleri neler?


Bilgi Üniversitesi’nde oy verme davranışı, kutuplaşma, popülizm konularında çalışmalar yürüten Prof. Dr. Emre Erdoğan, AKP’nin seçmen kitlesini milliyetçi, özellikle de muhafazakâr, orta ve ileri yaştaki kişilerin oluşturduğunu söylüyor. 2007-2015 yılları arasında AKP milletvekilli olan Nursuna Memecan, İslami değerler ya da partiyle iş bağlantıları gerekçeleriyle oy veren seçmenlerin, parti tabanının küçük bir kesimini oluşturduklarını belirtiyor. Memecan'a göre, partiye oy verenlerin çoğunluğunu geçmişte muhafazakârlar üzerindeki baskılar nedeniyle “CHP korkusu olan” kesim oluşturuyor.


“Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus" kitabının yazarı sosyolog ve akademisyen İrfan Özet de parti seçmen kitlesini “Kişisel hafızası büyük ölçüde son 20 yılda Erdoğan döneminde gerçekleşen sosyal, ekonomik, kültürel icraatlarla iç içe ve bunlar üzerinden sadakat duygusuyla partiye bakan orta yaş üstü seçmen” olarak tanımlıyor. Partinin seçmen tabanı arasında İstanbul’a gelerek orta sınıflaşmış ya da zenginleşerek lüks tüketim yapabilecek konuma gelmiş olanlar da var, kırsal kesimlerde yaşayanlar veya Güneydoğu Anadolu aşiretlerinden olanlar da. Özet, “Büyük, kozmopolit kentlerde yüksek kültürel sermayeden, sınıfsal birikimden yoksun ev kadınlarının” da seçmen kitlesi arasında önemli bir yer tuttuğunu söylüyor.


Gençler arasında ise durum farklı. AKP, gençlerin tercih ettiği ilk parti değil.


Emre Erdoğan, gençler arasında en çok tercih edilen partinin CHP olduğunu, seçime yakın yapılan bazı çalışmalarda özellikle 18-24 yaş arası gençlerin en çok desteklediği cumhurbaşkanı adayının Muharrem İnce olduğunu anlatıyor.


1983’teki kuruluşundan itibaren, vatandaş̧ katılımı ile hükûmette açıklık ve hesap verebilirlik ilkesiyle dünya çapında demokratik kurumları desteklemek ve güçlendirmek için çalışan, kâr amacı gütmeyen, tarafsız bir kuruluş olan Ulusal Demokratik Enstitü̈ (National Democratic Institute-NDI), 2021 yılında 27 bölgede 18- 30 yaş arası 1.542 kişi ile anket gerçekleştirilmiştir ve buna ek olarak 30 genç de odak grup görüşmelerine katılmıştır.


Bu araştırmada edilen temel bulgular arasında şunlar yer almaktadır:


Bu çalışmanın temel çıkarımları şu şekilde özetlenebilir:


• Gençler, nüfusun büyük bir bölümünü oluşturmalarına rağmen, kamusal yaşama dâhil olma ve kararları etkileme konusunda, toplumda en az sesi duyulan gruplardan biridir.

• Kent konseyi ve / veya sivil toplum gibi mevcut katılım mekanizmalarını kullanarak yerel yönetimlerin politikalarını etkilemek, gençler arasında yaygın olarak ifade edilen bir katılım yöntemi değildir.

• Gençler, yaşadıkları şehirlerdeki sorunları, genellikle internet ve sosyal medya üzerinden istek ve şikâyetlerle çözmeye çalıştıklarını belirtmişlerdir.

• Yerel yönetimlerin mevcut karar alma mekanizmaları ve bu mekanizmaları etkileyebilecek konumdaki sivil toplum gibi aktörler konusunda, gençler arasında bir farkındalık eksikliği bulunmaktadır.

• Her dört gençten sadece biri, yaşadığı şehirde sorunları çözmek için öncelik aldığını belirtirken, bu oran kadınlarda beşte bire düşmektedir.

• Gençlerin, kendi şehirlerindeki dernek - vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerine gönüllü, takipçi veya destekçi olarak katılmadıkları görülmektedir.

• Sivil toplum kuruluşlarında bulunan hiyerarşik ve kapsayıcı olmayan organizasyon yapısı, gençlerin sivil topluma katılımının önündeki en önemli engellerden biridir.

• Temel yaşam koşullarındaki güçlükler, işsizlik, zamansızlık gibi sorunlar ve imkânsızlıklar, gençlerin sivil toplum faaliyetlerine katılımını zorlaştırmaktadır.

• Siyasi kutuplaşma, siyasi riskler ve yüksek yaş ortalamasına sahip siyaset kurumunun onlara hitap edememesi, gençlerin parti üyeliklerinin düşük oranda olmasının sebepleri arasındadır.

• Toplumsal, ailevi baskılar, kadınlara sivil toplumda yeterince yer verilmemesi ve ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle kadınlar, sivil toplum kuruluşlarından uzak durmaktadır.

• Siyasette kadına yönelik dil ve üslup, kadınların siyasete katılımını olumsuz etkileyen en önemli nedenlerden biridir.

• Her iki grup da; ev içi sorumluluklar, ailevi engellerle karşılaşma, özgüven eksikliği ve toplumsal baskıların, kadınların siyasete girmesinin önündeki en büyük zorluklar olduğu konusunda hemfikirdir.

• Gençlerin oy kullanırken en çok önem verdikleri parti politikasının, %39,1 ile iş bulma / istihdam yaratma yönünde olduğu görülmektedir.

• Araştırmaya katılan gençlere, şehirlerindeki sorunların çözümünde kime güvendikleri sorulduğunda, neredeyse hiç kimseye güvenmedikleri ortaya çıkmıştır


Yine Temmuz 2021’de MetroPoll tarafından yapılan genel seçmen anketine göre, “Bu Pazar milletvekili seçimi olsa hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna; genel seçmenin yüzde 29,3’ü AK Parti derken gençlerde bu oran, yüzde 20,1’e iniyor. CHP’nin oyu ise genel seçmende yüzde 19,0 iken, gençlerde ise bu oran yüzde 23,5’e çıkıyor. MHP, İYİ Parti ve HDP’nin oyları da genç nüfusta genel seçmene göre düşüş yaşıyor. Bunlarla paralel olarak gençlerin oy tercihlerinin ailelerinin oy tercihlerinden de ayrıştığı görülüyor.


Öte yandan, kararsız ve “Cevap yok” şeklinde yanıt veren gençlerin oranı, yüzde 25,6 seviyesinde seyrediyor. Bu durum; gençlerin oyunu almak isteyen siyasetçilerin kararsız gençleri kazanabilmek için hâlâ bir fırsatları olduğuna; fakat gençlerin önceliklerini göz önünde bulundurmaları gerektiğine işaret ediyor. Bununla birlikte, gençlerin protesto oy kullanmaya eğilimli olduğu da, yüzde 11,8 gibi bir oranla görülmekte. Bunun sebebi; ifade edilen genel güvensizlik ve umutsuzluk hâli olarak değerlendiriliyor.


İkinci Tur öncesi Babala TV’de gençlerin karşısına çıkmak çok iyi bir strateji olmasına, büyük cesaret isteyen bir hamle olmasına ve Kılıçdaroğlu’nun performansının olağanüstü olmasına rağmen çok geç kalınmış ve yetersiz bir ataktı. Bu yüzden de beklenen oy patlamasını sağlayamadı.

Erdoğan, “Türkiye’de gençler yüzde 50-60 oranlarında ebeveynleri gibi oy kullanıyorlar. Dolayısıyla AK Parti’nin aileden kaynaklanan bir genç seçmen tabanı var ama aile dışı faktörler devreye girdiği zaman AK Parti cazibesini yitiriyor” diyor.

AKP'nin oy oranı 14 Mayıs seçimlerinde yüzde 35,6'yla, 2002 seçimleri sonrası en düşük düzeye geriledi.



2018’e göre ise 28 milletvekili kaybederek 267 sandalyeye ulaşsa da, Meclis’te yine birinci parti olmayı başardı. Seçmenlerin neden AKP’yi birinci parti yaptığını sorduğumuzda, uzmanlar bunun önemli bir nedeninin Türkiye’deki kutuplaştırma siyaseti olduğunu söylüyor. Emre Erdoğan’a göre “Türkiye’de herkes büyüklüğünü kabul etmekle beraber 6 Şubat depremine kendi perspektifinden baktı. AK Parti seçmeni dedi ki, bir, ‘Allah’tan geldi’. İslam felsefesinde bilinmedik bir şey değil kader. İki, ‘Bu kadar büyük felaketle kimse uğraşamazdı. Şu anda da zaten devlet var’. Dolayısıyla deprem bir zaaf yaratmadı.”


Erdoğan, ekonomideki gidişatın da parti seçmeni tarafından benzer bir şekilde okunduğunu söylüyor, “‘Dış güçler, fırsatçılar, üç büyük marketler’ derim ama sorumlusunu AK Parti olarak görmem” diyor.


Seçmen davranışları ile ekonomik performans arasındaki ilişki ekonomistlerin uzun süredir gündeminde olan bir konu. Bu ilişki üzerine en geniş kapsamlı veri setini kullanan araştırma ise Illinois Üniversitesi Ekonomi Profesörü Ali Akarca ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Profesörü Aysıt Tansel'in 2006 yılında kaleme aldığı makale. 1950 – 2004 arasında yapılan tüm yerel ve genel seçimleri inceleyen makalede varılan sonuç, seçmenin ekonomik gidişata bakarken seçim yılındaki ve sadece bir yıl önceki ekonomik durumu dikkate aldığı.


Araştırmada ayrıca genel seçimlerde ekonomideki gidişatın daha fazla dikkate alındığı, yerel seçimlerde ise seçmenin daha stratejik ve bölgedeki adaya göre hareket edebildiği vurgulanıyor. Bir diğer çıkarım ise seçimler yaklaştıkça açıklanan ekonomik vaatler hakkında. Ali Akarca ve Aysıt Tansel, seçim öncesi vaatlerin geniş kitlelerde yankı uyandırmadığını ve daha çok 'popülist politikalar' olarak yorumlandığını söylüyor.


Ancak Konsensüs Araştırma Şirketi Başkanı Murat Sarı büyümedeki zayıflamayı hatırlatarak "Ekonomik - sosyal vaatler belli kesimlerde kabul görüyor. 2015 Genel seçimlerinde 900 TL olan asgari ücretin 1500 TL'ye çıkarılacağı vaadi sonrası CHP'nin (Cumhuriyet Halk Partisi) anketlerdeki oy oranı yüzde 22'lerden yüzde 27'lere yükseldi" diyor. Öte yandan Sarı, Türkiye'de batıdan doğuya gittikçe ekonomik vaatlerin etkisinin azaldığını da vurguluyor ve "Doğu'da seçmen çok daha siyasal davranıyor. Batı'da, büyükşehirlerde ise yaşam şartlarının görece zor olması ekonomik vaatleri önemli kılıyor" diyor.


Ekonomik krizin partinin oylarını tahmin edildiği kadar aşındırmamasının bir diğer nedeni ise Erdoğan’a göre seçim öncesi güdülen “popülist ekonomi politikaları”:


“Asgari ücreti artırmak diğer gelirlerin de artmasına yol açtı. İnsanların evlerine giren para reel olarak olmasa bile kâğıt üzerinde arttı. EYT’yi çıkardı, emeklilere ikramiye verildi, tarım destekleri arttı.


Doğalgaz sübvansiyonu yapıldı. Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın kayıtlarından son dönemde şunu da öğrendik. 1 yıldır insanlara az da olsa doğrudan yardım verilmiş. Eskiden hastalığa, malullüğe, yaşa bağlı olarak verilen yardımların kapsamı genişletilmiş ve kayda değer sayıda kişiye yardım verilmiş.


Nursuna Memecan, muhalefet partilerinin ekonomideki kötü gidişatı AKP seçmenine “onların dilinden” anlatamamalarının da partiye verilen oylarda büyük bir düşüş görülmemesinde etkili olduğunu savunuyor. Memecan’a göre seçmene ekonomideki durum, “grafikler, göstergeler, enflasyonun tek haneli rakamlara inmesi, Merkez Bankası’nın açıklamaları” gibi karmaşık ifadelerden ziyade daha basit bir dille anlatılmalıydı. “‘Kazandıkların sana hak, biz daha iyisini yaparız’ anlatılamadı herhalde. ‘Fiyatlar arttı ama düşürecekse yine o (Erdoğan) düşürür’, ‘inşallah yine iyisini yaparlar herhalde’ diyorlar.”



Küreselleşmeye koşut olarak “Metropollerde bozulan ekonomi, artan konut ve kira fiyatları, genç işsizliği, orta sınıfların daralması, seçmenin iktidardan bir miktar uzaklaşmasında etkili.” “Fakat taşrada bu dinamikler hiç yaşanmıyormuşçasına bir oy verme davranışı var” diyen Özet, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Taşrada siyasete yönelik temel yaklaşımları Türklük, Müslümanlık, beka kaygısı, bölünme kaygısı dediğimiz antropolojik kültürü yansıtan bir takım dinamikler belirliyor. Bu dinamikler merkezde olduğu sürece ekonomi, siyasi ve sosyal problemler çok fazla gündeme alınmıyor.”


AKP’nin 2008’deki parti kapatma davasının ardından savunmacı bir tavra geçtiğini, 2010 anayasa referandumu, Gezi Parkı protestoları, 17-24 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun bu tavrı pekiştirdiğini söyleyen Erdoğan, “AK Parti sürekli güvenlik kaygısı içerisinde yaşadı. ‘Bize bu ülkeyi yönettirmeyecekler, iktidarı bizim elimizden alacaklar’. 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle o güvenlik kaygısı neredeyse kâğıda dökülmüş oldu” diyor.


Türkiye’de PKK ve IŞİD’in saldırılarının da sürekli bir “tedirginlik” yarattığını söyleyen Erdoğan, AKP’nin bu güvenlik kaygısı üzerine kendisini inşa ederek başarıya ulaştığını kaydediyor: “O zaman özgürlükler mi güvenlik mi dediğinizde, güvenlik demeye başladı insanlar. O yüzden özgürlüklerin azalması çok fazla önemsenmedi.


Zaten iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak eleştirel düşünceye, çoğulculuğa çok sempatik bakılan bir ülke değil. Eğitim sistemi öyle değil. Gayrimüslim azınlıklara, LGBT bireylere ne kadar toleransla bakılıyor ki? Türkiye hoşgörülü bir ülke değil. AK Parti bunun üzerine yükseldiğinde de başarılı olabiliyor.”


“Ekonomik tablo bozuldukça buradaki seçmen bu tabloyu bu beka temelli kaygıların bir parçası olarak okumaya devam edecek. Bizim satın alma gücümüzün yoksunluğunu bu seçmen tabanı ülkeye yönelik uluslararası ekonomik müdahalenin bir parçası olarak okuma eğiliminde. Bu özellikle iç kentlerde kendisini gösteriyor.”


AKP seçmeninin partiye oy vermesinin en önemli nedeni Cumhurbaşkanı Erdoğan.


İbrahim Uslu Duvar’daki yazısında, popülist/aşırı sağcı partilere oy veren seçmenlerin diğer parti seçmenlerine nazaran liderden daha fazla etkilendiklerini kaydediyor. “Partiye değil, lidere sadakat duyuyorlar” diyor. Özet de, muhafazakâr kitle için önemli olanın “kendilerinden saydıkları, kendileriyle özdeşleştirdikleri bir aktörün siyasette merkezileşmesi” olduğunu söylüyor ve ekliyor; Şapkada zannedildiği kadar çok sayıda ve büyük tavşan yok. Zaten seçim kazanmak da yanılsama ile gerçekleştirilecek bir iş değil. İktidardaki partiler açısından bütün mesele vatandaş memnuniyeti yaratıp yaratamadığında. Ve bütün cerbezesine rağmen, mutsuz ettiği seçmenleri yeniden kendisine oy vermeye ikna edecek yöntemleri popülizm henüz icat edemedi.


Milletvekili olduğu dönemde seçmenin Erdoğan’ı “aileden biri gibi” gördüğünü söyleyen Memecan, “Oğulları gibi, babaları gibi, ağabeyleri gibi düşünüyorlardı. Bence şimdi hâlâ onun kredisini kullanıyor” diyor.


Yüzde 40-50’lik muhafazakâr seçmen kitlesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerinin “tartışılmaz” olduğunu söyleyen Emre Erdoğan, “Sahip oldukları her şey Erdoğan sayesinde. Bir muhafazakâr ailenin kızının öğretmen olarak çalışabilmesi imkânsızdı. Orası için anlamı çok büyük” diyor.


Memecan’a göre muhalefet partileri AKP seçmeniyle “küçümsemeden, büyüklük taslamadan, gönülden” konuşmak zorunda.


Erdoğan Halk Tarafından neden bu kadar çok seviliyor?


AKP'nin 2020'den beri girdiği her seçimde iktidar olacak oranı yakalamış olmasına muhalefet çevrelerinden gerçekçi açıklamalar yapılmadı ve yapılmıyor. Benim bu konuda yaptığım açıklamaların da kabul gördüğüne tanık olmadım! Muhalefet çevreleri, AKP'nin seçimlerden birinci parti olarak çıkmasının nedeni olarak halkın çoğunun muhafazakâr olmasına, AKP'nin bu kitlenin din duygularına hitap ederek, ya da yardımlar vererek onları yanlarına çektiğine yordu. Buna ek olarak, halkın cahil olduğu, çıkarının nerede olduğunu bilmediği için AKP'ye oy verdiği iddiasını da eklemek gerekir.


Bilkent Otel’de partinin kuruluşu nedeniyle yaptığı konuşmada Erdoğan, “lider oligarşisini çökerten, kolektif aklın temsilcisi olan bir anlayışı” egemen kılacaklarını belirtip “Ve bugünden sonra Türkiyemizde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözleriyle iktidar hedefini açıkladı. Ve öyle de oldu.

Bu saptamalar bir nedeni değil, görüntüyü işaret ediyor. Türkiye halkının genellikle muhafazakâr bir kitleden oluştuğu, aynı zamanda ortalama öğrenim düzeyinin de düşük olduğu bir gerçek. Gerçekten de AKP oylarının öğrenim düzeyi yükseldikçe oransal olarak düştüğü görülüyor. Aynı oran düşüklüğü gelir düzeyinin yüksek olduğu kesimler için de geçerlidir.


Seçim sonuçları da bunu açıkça gösteriyor. Özellikle son genel seçimlerde ülkenin gelişmiş kıyı bölgelerinde muhalefet öne geçti, AKP ise kırsal alanda gücünü korudu.

Nedeni gelir paylaşımının değişmesi


Siyasi mücadelede taraflar, birçok kanıt kullanırlar. Yaşam tarzı, hukuk, özgürlükler, tarihe bakış, geleneklere bağlılık ve çağdaşlaşma gibi kavramların yanında en önemli konu ekonomik yaşamdır. Siyasi mücadelenin asıl konusu, millî gelirin nasıl paylaşılacağıdır. Siyasi mücadelenin bütün diğer konuları ikincildir ve ekonomik mücadelenin uzantısıdır.


AKP, şimdiye kadar hiçbir iktidarın düşünemediği ya da düşündüğü halde gerçekleştiremediği önemli bir gerçeği yakalamış, yoksul kitlelerin toplumsal hayatın kenarlarına itilmiş bulunduğunu fark ederek onların politikada sözcüsü haline gelmiştir. Yani geleneksel solun rolü olan ezilen kitlelerin temsilcisi rolünü yüklenmiştir. Gerçi Türkiye'de sınıfların birbirlerine karşı konumlarındaki değişiklik yeni değildir. Bu konudaki en büyük değişiklik, 1950'den sonra ülkeye yabancı sermaye ve teknolojinin gelmesi, bunun sonucu olarak sanayide ve tarımda üretimin artmasıdır. Komünizmle mücadele adına artarda gelen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin solu neredeyse yok ettiği gerçeğini de unutmayalım.


2002 yılından itibaren tek başına iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ideolojisi ve politikaları üzerine sosyal bilimlerin birçok alanında çokça çalışma yapıldı. AKP’nin iktidar döneminde eğitim, ekonomi ve medya gibi kurumların geçirdiği dönüşüm, AKP’nin kendisinin yıllar içindeki değişimi, “siyasal İslam” ve “muhafazakâr demokrasi” kavramları bağlamında yapılan politik analizler ve AKP’nin yerelde politikasını üretme biçimini anlamaya çalışan daha mikro perspektiften araştırmalar gibi pek çok örneğe rastlıyoruz. Ancak Nagehan Tokdoğan’ın 2018 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan “Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm” adlı kitabı tüm bu çalışmalardan farklı olarak, AKP’nin iktidar etme biçiminin önemli bir parçası olarak işlev gören duygulara odaklanıyor. Bu kitabı okumadan yorumlar yapmak havanda su dövmekten başka bir şey değil.


Köylü nüfus kentlerin varoşlarına yığılmış, köy kökenli iş sahipleri ve aydınlar çoğalmış, çok partili hayatın bir sonucu olarak vatandaş oyları değer kazanmıştır. Başta büyük kentler, sırasıyla sanayileşme potansiyelini içinde barındıran ya da sürdürenler ve kıyı kentler olmak üzere bugün kentleşme olgusu ciddi bir kırılmanın içine düşmüştür. Zira kırsaldan yaşanan göç, ne göç eden kesimlerin çözüm bekleyen sorunlarına derman olabilmekte ne de Türkiye’de iki ayağı üzerinde durabilen bir kentleşme politikasının mevcudiyetine varlık alanı tanımaktadır. Artık İstanbul’da Türk Edebiyatı’nın 150 yılına damgasını vurmuş “İstanbul beyefendilerine”, Ankara’da “Ahilik kültürü ”nün yerli temsilcilerine, İzmir’de yüzü ticarete dönük hayata barışık insan tipine rastlamak neredeyse bir mucizeye dönüştü. “Yerli nüfusu ”nu yitiren şehirlerin siyasal yönetimi de adeta bir “gettolar koalisyonuna” dönüştü. Yerel seçimlerde belediye meclis üyeliğine aday gösterecekleri kimi isimleri, o seçim bölgesindeki çeşitli hemşeri gruplarının “ağır topları” arasından seçen partiler, başa geçtiklerinde de asıl çözümle uğraşmaya yanaşmıyorlar.


Bunların sonucu olarak 1950'ye kadar toplumsal ve siyasal hayatın kaderi gibi görünen ama nüfus içinde küçük bir azınlık olan bürokrasi kenara itildi, bunun yerini ticaret ve sanayi erbabının, köylü kitleleri de arkasına alarak siyasetteki ağırlıkları arttı. 27 Mayıs 1960 hareketi, devlet hayatında önemli değişiklikler yapmasına rağmen, bunlar doğrudan doğruya yoksulların yaşantılarını etkilemediği için 1965'de Adalet Partisi tek başına iktidara gelmeyi başardı. Köylüler, 20 kuruşa yediği Amerikan buğdayını unutmamıştı!


AKP'nin öncelediği kitlelerin hayatlarını iyileştirme olgusu o kadar belirleyicidir ki, o zamana kadar devlet için bir tabu olarak gelmiş Kürt açılım programı, kitleleri AKP'den uzaklaştırmadı. Yüzbinlerin katıldığı Cumhuriyet mitingleri de muhalefetin beklediği sonucu yaratamadı, AKP, kentli küçük burjuvazinin kitleler halinde rol aldığı Gezi protestolarından, kapatma davasından, Ordunun 28 Şubat Muhtırasından da kitlelerin desteği ile sağ salim çıkabilmeyi başarabildi.


Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan işbirliği, başka bir parti tarafından yapılmış olsaydı her halde o parti ayakta kalamazdı. Ayyuka çıkan büyük yolsuzluk olayları da öyle. Kitleler, AKP'nin her yaptığını candan benimsiyor değildir. Fakat en aşırı hatalarında da sırf kendi yaşam eğrilerini yükselttiği için bu hataları görmezlikten geldi. Siyasi tavrını belirlerken kendi yaşamındaki iyileşmeyi esas aldı.


AKP ne zaman iktidardan düşecektir?


Hiçbir iktidar sonsuza kadar hüküm süremez. O ne kadar iktidar ömrünü uzatmaya çalışsa da AKP'nin de hem iktidar, hem de parti olarak sonu gelecektir elbette. İki yıldır süren azgın enflasyon nedeniyle kitlelerin alım gücünün düşmesi, işsizliğin tavan yapması koşullarında AKP'ye halk desteğinin sona ermesi beklenebilirdi. Gerçi iktidardan şikâyetler artmaktadır, ama yapılan seçim sonucu AKP hâlâ en büyük partidir ve Recep Tayyip Erdoğan 3. Kez cumhurbaşkanı olmuştur. Bunun nedeni, kitlelerin enflasyonun AKP'nin eseri olmadığını, bunun bütün dünyayı sıkıntıya sokan bir sorun olduğunu düşünmelerindendir.


Öte yandan, hükümet, gelirleri düşen iş sahiplerine ve işini kaybedenlere küçük de olsa mali desteğe devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki, iktidara talip olan partilerin ekonomiyi ve terörle mücadeleyi daha iyi yönetecekleri konusunda bir güven de oluşmamış. AKP'yi kuran kadroların önemli bir kısmı ondan ayrılarak ya kenarına çekilmiş, ya da ondan kopan yeni partilerde kümelenmişlerdir.


Bu kopmaların nedeni, yazımızın konusu olan ekonomik paylaşım değil, AKP'nin yönetim anlayışı ve parti içi mücadeleden kaynaklanıyor. Bu nedenledir ki, parti seçmen kitlelerin büyük çoğunluğu bu partilere gitmeyi tercih etmedi, onun liderinden vazgeçmedi.

29 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page