top of page
  • Ünal GÜL

Emperyalizmin Sinsi Silahı Kapitülerizm ve Kabotaj Bayramı

Sayın Mümin KIR tarafından yazılmıştır

Baylar bilirsiniz ki yeni Türk Devletinden önceki Osmanlı Devleti ‘uhudu atika’ yani eski anlaşmalar adı altında birtakım kapitülasyonların tutsağı idi. Hıristiyan halkın birçok ayrıcalıkları ve yeğleme hakları vardı. Osmanlı Devleti'nin Osmanlı ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı yoktu kendi uyruklarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde bulunan topluluklara karşı önlemler alması yasak edilirdi.”


            “Osmanlı devletinin kendisini kuran temel öğenin Türk Ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara başvurması da yasak edilmişti ülkeyi bayındırlığa ulaştıramaz demiryolu yaptıramaz dahası okul bile yaptırmakta özgür değildi bu gibi durumlarda hemen yabancılar engel olurlardı.”

            “Osmanlı hükümdarları ve yakınları pırıltılı büyük gösterişler içinde yaşayabilmek için ülkenin ve ulusun bütün kaynaklarını kuruttuktan başka ulusun her türlü gelirini karşılık göstererek ve devletin ününü şerefini ayaklar altına alarak birçok borçlara girmişlerdi o denli ki devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş dünya gözünde batmış sayılmıştı.”[i]


            Mustafa Kemal Atatürk, 21 Kasım 1922 yılında yapılan ve devamla iki dönem halinde sekiz ay süren Lozan Konferansından böyle söz ediyordu TBMM kürsüsünde. Evet, Mustafa Kemal Atatürk ve tarihin söylediği gibi Lozan görüşmeleri iki bölüm halinde gerçekleştirilmiştir. Ancak bu noktada altı çizilmesi gereken konu, görüşmelerin iki dönem halinde yapılmasından ziyade, konferansın kesilme ve ertelenme nedeni veya nedenleridir. Zira toplumumuzda genel kabul görmüş yaygın inanışın aksine Lozan Konferansının kesilme nedeni Misak-ı Millî değildir. Görüşmelerde Türkiye’nin kesinlikle kabul etmediği ve taviz vermediği konuların en başında, adli ve mali kapitülasyonlar gelmektedir. Buna Boğazlar üzerindeki hükümranlık hakları ile doğuda bir Ermeni Devleti kurulması emellerini de eklemek mümkündür. İşte, işgalci mağlup tarafın hep bir ağızdan kabul etmediği veya değiştirilerek devam ettirilmesini istediği konular bunlardı: Çıkarları. Ve bu tarihsel ve doyumsuz çıkarların en başında da kapitülasyonlar geliyordu.


            Aslında dilimize Fransızcadan girmiş olan “Capitilation” kelimesinin İngilizce kullanımı da benzer olup, İtalyanca "Capitolazione" şeklinde kullanılmaktadır. Kelimenin kökeni Latince teslim olma, anlaşma yapma anlamındaki Capitular kelimesine dayandırılmaktadır. Kelime, zaman içerisinde Avrupalı devletlerin kendi sınırları haricinde geçici veya daimî olarak bulunan vatandaşlarının, bulundukları devletin yasal sınırları dışında kalmak ve kendi devletlerinin yasal yetkilerine tabi olarak elde ettikleri ayrıcalıklar ile ticaret ve gümrük konularında elde ettikleri kolaylıklar ve imtiyazlar olarak kullanılmıştır. Dünyada çok eski tarihlere dayanan örnekleri olsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kapitülasyon uygulamalarının 1352 yılında Cenevizlilere ve daha sonra da Venedik ve Floransa’ya ticari ayrıcalıklar verdiği bilinmektedir. Ancak yakın dönem tarihini ilgilendiren asıl kapitülasyonlar, Osmanlı’nın Karadeniz ve Akdeniz egemenliği ile Levant Bölgesindeki[ii] hakimiyeti ele geçirmeleriyle yakından ilişkilidir. Venedik, Ceneviz ve öbür Latinlerin Akdeniz (Ege) ve Balkanlarda Bizans İmparatorluğu’na ait topraklarda kurdukları koloniler üzerinde Osmanlılar, Bizans’ın eski etkinliğini canlandırmak için etkin ve kararlı bir politika yürütmüşlerdir. Bugün olduğu gibi o tarihlerde de ticaret yollarına hakimiyet, devletlerin varlıklarını sürdürmesi ve zenginleşmesi bakımından son derece stratejik bir önenme sahip olup, ekonomik ve siyasi rekabetin kazanılmasının en önemli unsurları arasındaydı.


            Osmanlı ekonomisi bakımından bu dönemde en önemli gelişme, Batı merkantalist devletlerine imparatorluğun her tarafında serbest ticaret izni verilmesi yani kapitülasyonların bağışlanması olmuştur. Osmanlı, tarihteki diğer devletlerin aksine kapitülasyon bağışlarını zorunluluktan değil en güçlü olduğu dönemlerinde yapmıştır. İstanbul’un alınmasından birkaç ay sonra Osmanlı devleti ile ticaret anlaşması imzalayan Venedik’in ardından diğer Hristiyan tüccarlarda imparatorluğu6

n limanlarına gidip gelmeye başlamışlardır. Sultanların iyi niyetli tutumları sayesinde Türkçe iskele kelimesinden türetilen Echelles du Levant ­[Doğu Akdeniz İskeleleri] adı verilen ticaret merkezlerinde kalıcı acenteler açtılar. Sık sık yenilenen kapitülasyonlar sayesinde Fransa Levant ticaretinin hâkimi durumundaydı ve özellikle de bandıra hakkından istifade ediyordu. Bu hak Osmanlı Devleti ile ticari ilişkileri olan Venedik dışındaki diğer Avrupa devletlerinin tüccarlarını Fransa bandırası ve himayesi altında seyir ve sefer yapmak zorunda bırakmıştı. 1569 yılında Fransa, 1580 yılında İngiltere ve 1612 de Hollanda ve 1665 yılında Cenevizliler de kapitülasyonlardan yararlanma hakkını elde ettiler.


            Merkantalist düşünce konusunda son derece yetersiz olan Osmanlı devlet adamları için önemli olan şey ülkede mal bolluğu sağlanması ve ticari işlemlerden alınan vergilerin azalmamasıydı. Şurası bir gerçektir ki kapitülasyonlar gereksinim duyulan bazı önemli maddelerin (ince yünlü kumaş, kalay, çelik, barut, kristal ve saat gibi lüks eşya) sağlanması ve hazineye ait gümrük gelirinin artması göz önünde tutularak kaygısızca verilmiştir. Dışarıdan mal getirilmesine bir sınırlama konmadığı gibi, iç pazarda kıtlık doğurması veya düşmanın işine yarar düşüncesiyle birtakım malların (pamuk, demir, kurşun, hububat, deri, balmumu vb.) ihracı zaman zaman yasak edilmiştir. Osmanlılar için Batı’dan özellikle gümüş ithali büyük önem taşırdı bu nedenle altın ve gümüş üzerinden gümrük alınmazdı. Fakat gümüş Türkiye’den altına göre daha yüksek paritesi olan Hindistan ve İran’a kaçmaktaydı. Burada şunu da belirtmeliyim ki o dönemdeki gümüş para darlığı, ekonomi ve devlet girişimlerini kısıtlayan en önemli faktör olmuştur.


            16 ve 17’nci yüzyıllarda Fransa dış ticaretinin yarısını Osmanlı imparatorluğu ülkeleri ile gerçekleştirirken, büyük ticaret şirketlerinin öncüsü olan İngiltere'de (Levant Company) bu ülkenin dünyadaki ticari genişlemesinin ve kapitalist gelişmesinin temelini atmıştır. Osmanlı’nın Avrupa-Asya arasında süper gücü temsil ettiği o yüzyıllarda sultanlar bu imtiyazları sadece dost olan! ülkelere bir bağış olarak vermişlerdir. Fransa, 1536, 1569, 1581, 1597, 1604, 1673 ve 1740 yıllarında olmak üzere yedi kez kapitülasyon hakkı elde etmiştir. O zaman tek taraflı olarak verilen kapitülasyonlar ancak Rusya’nın 1738 de zorla benzer bir kapitülasyon almasından sonra iki taraflı bağlayıcı anlaşmalar haline gelmiştir. 1739 tarihinde Osmanlı Devleti ve Rusya arasında imzalanan Belgrat Antlaşması ile her iki tarafın tüccarlarına ticaret serbestisi verilmiş, ancak Karadeniz’de yapılacak taşımacılığın yalnız Türk gemileriyle gerçekleştirilmesi koşulu konulmuştur. 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Avrupalılara olduğu gibi Rusya’ya da Karadeniz, Boğazlar ve Tuna da dahil olmak üzere Türk sularında deniz taşımacılığına izin verilmiştir. Ticaret güvenceleri sağlayan ve her yenilenmesinde genişletilen kapitülasyonlar %3’lük düşük gümrük vergisiyle yürütülmüş (o zaman Fransa gümrüğü %10 üzerinde) ve zamanla Avrupa'nın Ortadoğu'yu ekonomik sömürü aracı haline gelmiştir. Osmanlıların açık pazar politikası Avrupa merkantilizminin tamamen tersi bir ekonomik anlayıştan, iç pazarda malların bolluk ve ucuzluğunu ilke edinen bir ekonomi anlayışından kaynaklanıyordu. Bu politika, sonunda, daha ucuz ve iyi kalite batı malları karşısında yerli sanayinin çöküşünü hazırlamıştır. 1800-1850 döneminde Osmanlılar artık pamuk bezi ve İstanbul için unu bile batı ülkelerinden ithal etme durumuna düşmüşlerdir. İngilizlere 1838 de verilen yeni imtiyazlar sonucu İngiltere’nin Orta doğu'ya ihracatı tüm dış ticaretinin üçte birine ulaşmıştır. Kısaca denilebilir ki 1500-1890 arasında Ön-Asya, Balkanlar ve Arap topraklarını kaplayan geniş Osmanlı pazarı Avrupa’nın iktisadi gelişiminde önce Avrupa-Asya ticaretinde bir antrepo sonraları da bir pazar olarak kesin bir rol oynamıştır. İşte Batı’nın Lozan’da Türkiye ye Türkiye’nin içinde vermek istemediği sözde haklar bu haklardı.


            Diğer taraftan ilk dış borçlanmanın yapıldığı 1854 yılı ile 1877 yılları arasında Osmanlı Devleti 19 dış borç sözleşmesi imzalamak zorunda kalmıştır. Ve daha da acısı, borçlanılan miktar 251.209.758 altın lirayken, maalesef devletin eline geçen sadece 135.015.751 altın liraydı. Aradaki fark iskontolar ve diğer amaçlar için devletin eline geçemeden paylaşılmıştı. Osmanlı- Karadağ savaşı (1876-1878) için çok ağır şartlarda 10 milyon lira aldıktan üç yıl sonra 1881 yılında resmi olarak devletin iflası ilan edildi. Ve en nihayetinde 1881 Muharrem Kararnamesiyle bir konsolidasyona gidilerek yabancıların kurduğu Alacaklılar İdaresi (Duyun-u Umumiye) devletin gelirlerine el koydu.


            Kıymetli okur ve dinleyicilerim, birazdan arz edeceğim sayısal verileri takip ederken sadece rakamsal değerleri değil, devletin ve insanlarımızın içinde bulunduğu askerî, siyasi, coğrafi, insani ve demografik şartlar ile parçalanmaya giden süreci de dimağlarınızda ve yüreklerinizde canlandırmanızı rica ediyorum. Bununla birlikte devletin iflasının ilan edildiği 1881 yılının Mustafa Kemal ATATÜRK’ün doğum tarihi olduğunu yani anılan tarihte bu büyük Türk evladının henüz yeni doğmuş olduğunu lütfen her zaman hatırlamanızı istirham ediyorum.


            Düyun-u Umumiye İdaresi uygulamaları kapsamında; 237 milyon olan borç toplamı 142 milyona indirilmiş ve ödeme taksiti 3 milyon olarak tespit edilmiştir. 1881-1914 yılları arasında 26 borç mukavelesi imzalanmıştır. Bunların toplamı 102.314.473 altın liradır. Lozan konferansı sırasında alacaklı devletler 161 milyon altın liranın henüz ödenmemiş olduğunu iddia etmişlerdir. Bu borcun bir bölümünün Osmanlıdan ayrılan devletlere devredilmesiyle borç 107,5 milyon liraya düşürülmüştür. Ancak Genç Cumhuriyet Duyun-u Umumiye gibi bir yabancı kuruluşu ortadan kaldırınca 1933 Paris anlaşmasıyla borçlar 962.000.000 altın Frank’a bağlanmış ve yılda 700.000 altın liralık bir ödemede anlaşmaya varılmıştır. Daha sonra Frank değerindeki değişikliklerden faydalanılarak Cumhuriyet son borçları da tamamen ödemiş ve silmiştir. Tıpkı Lozan konferansında son kapitülasyon kalıntılarını da ortadan kaldırdığı gibi. Kim ne derse desin, kim ne söylerse söylesin, İsmet Paşa’nın (İNÖNÜ) Lozan Konferansındaki inatçı ve tavizsiz tutumu sadece kişisel niteliklerinden değil, bağımsızlık savaşı vermiş bir devlet ve milletin egemenlik haklarını savunan bir devlet adamının tarihi sorumluluğundan kaynaklanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü Kapitülasyonların sadece iktisadi veya idari meseleler olmadığını, bağımsız bir devletin taviz veremeyeceği egemenlik hakları olduğunun bilincindeydiler. Zira bu uğurda ne kanlar döküldüğünü ne canlar verildiğini onlardan iyi kimse bilemezdi.


            İsmet Paşa’nın 24 Mayıs 1923’te Hükümet Başkanı Rauf Bey’e (ORBAY) yazdığı raporundaki şu ifade de oldukça dikkat çekicidir: “Kabotajın sınırsız ve koşulsuz olarak kaldırılmasını, ya da sorunun barıştan sonraya bırakılmasını uygun görüp istedik; ama, belirli koşullar içinde iki yıllık özel bir sözleşme ile bu sorunu ancak çözebildik. Oysa bu sorun üzerinde bile yeniden değişmez yönergeler veriyorsunuz.”[iii]


            Evet dert bir değildir, bir de kabotaj meselesi vardır. Kapitülasyonlar devletin iktisadi, ticari ve hatta adli ve idari işleyişini ele geçirmiş durumdadır.


                        Kabotaj, İspanyolca burun anlamına gelen “Cabo” kelimesinden türemiş olup, Fransızca da “cabotage” olarak kullanılmaktadır. Kelimenin pratikteki anlamı- açık deniz seyirlerinin aksine- iki burun arasında yapılan seyir (seyrüsefer) anlamına gelse de günümüzdeki hukuki anlamı, bir devletin gölleri, nehirleri, karasuları içinde kalan denizlerini serbestçe kullanma, işletme ve her türlü ticari faaliyeti icra etme yetkesi olarak tanımlayabiliriz. Kısacası, kabotaj hakkı bir ülkenin devlet egemenliğinin denizlerdeki tezahürüdür. Oysa, yakın tarihimizin en acı ve onur kırıcı meselelerinden biri olan Duyun-u Umumiye uygulaması, Osmanlı Devleti’ni yarı sömürge haline getiren ibret alınması gereken bir uygulamadır. Osmanlı Devleti, kapitülasyonlar ve Duyun-u Umumiye uygulamaları nedeniyle kabotaj ve ilgili meslekleri yapma hakkını yabancılara devretmiştir. Bu nedenle Osmanlı şirketlerine ait gemilerin faaliyetleri çok sınırlı kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce 130.000 tona varan bir deniz ticaret filosuna sahip iken 63 geminin batması sonucunda filonun tonaj büyüklüğü 35.000 tona düşmüştür. Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’ni oluşturan 24 maddenin çoğunluğu “Deniz Gücümüz” ile ilgilidir. Boğazların, askerî ve ticari deniz gücümüzün, hatta kullanılacak yakıtın bile teslim edilmesi, denizci personelin dağıtılması, zaten yok sınırında olan denizciliğimizi tamamıyla bitirmiştir.”[iv]


            İşte, 815 sayı ve 19 Nisan 1926 tarihi itibarıyla TBMM de kabul edilen ve 29 Nisan 1926 tarihli (359 sayılı) Resmî Gazete’de yayımlanan “Türkiye Sahillerinde Nakliyatı Bahriye (Kabotaj) ve Limanlarla Kara Suları Dâhilinde İcrayı San’at ve Ticaret Hakkında Kanun” bu yarı sömürge düzenine son veren kanun olup 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.


            Kabotaj Kanunu veya hakkı olarak da anılan bu kanun Türk denizciliği için gerçek bir dönüm noktası ve Türk kıyılarında deniz taşımacılığı, limanlar ve gemi işletmeciliği açısından çok büyük bir atılım olsa da bence Kabotaj, Türk vatandaşlarına ve Türk gemilerine verilmiş haklardan çok daha büyük bir mahiyet taşımaktadır. Kabotaj bir egemenlik sembolü ve bir beka tescilidir. Dolayısıyla uzun yıllardır her ortamda savunduğum gibi; ilk kez 1 Temmuz 1935’te “Denizcilik Bayramı”, 1 Temmuz 1939’da ilk kez “Kabotaj ve Denizcilik Bayramı” olarak kutlanan bu bayramın kutlanmasının ve çocuklarımıza, gençlerimize ve tüm halkımıza anlatılmasının da ulusal egemenlik ve bağımsızlık bilinci mahiyetinde olması gerektiğini tarih önünde bir kez daha vurgulamayı kendime görev addediyorum. Mesele sadece bir denizcilik meselesi değil bir egemenlik ve bağımsızlık meselesidir.


            Ve Millî Mücadele, Lozan, Kapitülasyonlar, Kabotaj ve tarih eğrisiyle doğrusuyla, büyük bir bütün olarak, günümüzün gerçekleri ve emperyalizmin sinsi silahı kapitülerizmin yalanlarına karşı akıl, bilim ve bilinçle savunulmalıdır. Zira, 1 Temmuz 1926 tarihli Kabotaj Kanunu, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması, Kapitülasyonların Kaldırılması, Cumhuriyetin İlanı, TBMM’nin kurulması, Çanakkale, Sakarya, İnönü, Dumlupınar, Başkomutanlık Meydan Savaşı ve daha niceleri bizleri bugünlere taşıyan şanlı sayfalar olduğu kadar, içinde bulunduğumuz kaotik dünya düzenini çok daha iyi okumamız gerektiğini öğütleyen bilge sayfalardır.


            Bu vesile ile başta Gazi Mareşal ve Ebedi Başkomutan Mustafa Kemal ATATÜRK ve tüm silah arkadaşları olmak üzere, şehitlerimizi ve ebediyete irtihal etmiş gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.


DENİZLERİMİZDEKİ EGEMENLİK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.

                                                                                  

                                                                                  

 

K A Y N A K Ç A:

ATATÜRK, Mustafa Kemal.

Aydemir, Ş.S., Tek Adam Cilt I ve III, (2022), Remzi Kitapevi, İstanbul.

Cevizliler, E., ve Akbulut, S., Lozan Barış Konferansında Kapitülasyonlar Meselesi ve İsmet Paşa, Atatürk Dergisi, 2019.

Gürkan, E.S., Cumhuriyetin 100 Günü, İnkılabın Ayak Sesleri, (2023), Mundi Yayınevi, İstanbul.

İnalcık, H., Devlet-i Âliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, (2022)

Solnon, J.F., Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa, (2019), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Türkmen Z., Osmanlı Devleti’nde Kapitülasyonların Uygulanışına Toplu Bir Bakış, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü Yakınçağ Tarihi.


[i] Alan yazında “Kapitüler” kavramı mevcut olmakla birlikte, “Kapitülarizm” diye bir kavram yoktur. Yazarın (benim) kendi yorum ve yaklaşımımdır.

[ii] NUTUK. M. Kemal ATATÜRK

[iii] Günümüzdeki anlamıyla Levant bölgesi, Osmanlı Devletinden 1. Dünya Savaşı sonrası kopan, manda yönetimine dönüştürülen Fransız Suriye ve Lübnan Mandası ve İngiliz Filistin Mandası ait toprakları ve bu topraklara sahip devletleri (Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, İsrail, Ürdün) tanımlar.

[iv] NUTUK. M.Kemal ATATÜRK

35 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


M. Bilgin
M. Bilgin
Jul 03

Ellerinize, kaleminize sağlık çok açıklayıcı ve bilgilendirici bir yazı olmuş.

Like
bottom of page