top of page
  • Ünal GÜL

Donanma, İstanbul ve 100.Yılda 100 Gemi Geçişi

Sayın Cem GÜRDENİZ yazdı

Deniz ve Donanma Şehri İstanbul


Osmanlı döneminden bu yana İstanbul, donanma ile değişik zamanlarda yoğun etkileşim içinde olmuştur. İstanbul’un Türk donanması ile tanışması Fatih Sultan Mehmet ile başladı. 11 Aralık 1455’te, İstanbul Kuşatmasında Tophane’den çektiği kadırgaları indirdiği, Haliç’te ilk tersaneyi o kurdurdu.Tersane en geniş sınırlarına Yavuz Sultan Selim döneminde genişledi. Tersane-i Amire Haliç Tersanesi, Camialtı, Taşkızak ve Hasköy kıyılarını kapsayacak şekilde Kâğıthane’ye kadar uzatıldı. Kanuni döneminde yeni yetenekler kazandırıldı. Kasımpaşa ve Tersaneler bölgesi, akan yıllar içinde sadece gemi inşa ve onarımla değil, bölgede bahar ve yaz aylarında faal hale geçen kadırga ve 17’nci yüzyıl sonrası kalyon tipi savaş gemileri personelinin yaşadığı bir denizcilik semtine dönüştü.


Abdülaziz’den II.Abdülhamit’e


Abdülaziz döneminde altın çağını yaşayan bölge yelkenden sitime, ahşaptan metale geçişin merkezi oldu. Ancak II. Abdülhamit döneminde Haliç’te tersane bölgesi çürümenin, çöküntünün merkezine dönüştü. Tersanede onarım ve yeni gemi inşa faaliyetleri tamamen durdu. Personele uzun yıllar maaşları gemilerin kurşun, bronz, vb. değerli metal parçaları sökülerek ödendi.


Çöküşün Hızlanması


II. Abdülhamit sonrası iktidara gelen V. Mehmet Reşat dönemi savaşlar dönemi olarak tarihe geçti. Ancak Abdülhamit mirası ile İtalyan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında donanma jeopolitik etki yaratamadı. Taktik başarılar 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi ile teslimiyeti önleyemedi.


İstanbul’da Osmanlı Donanması Adetleri


Haliç’ten akan yüzyıllar içinde çıkan kadırgalar, kalyonlar ve sanayi devrimi sonrası zırhlılar İstanbul halkının gözlerinin aradığı manzaralar arasındaydı. İstanbul kabaca 500 yıl donanma şehri oldu. 15. Yüzyıldan itibaren sefere çıkan donanmanın komutanı (Kapudan Paşa) ya Topkapı Sarayında ya da Sirkeci Sepetçiler kasrında bulunan Sultanı ziyaret eder ve daha sonra denize açılırdı. Hızır Hayrettin Paşa (Barbaros)’un vefatından ve vasiyeti gereği Beşiktaş’taki türbeye defnedilmesinden sonra türbeninziyareti de denize çıkış adetleri arasına girdi. Sultanların cülus ya da şehzadelerin sünnet törenleri gibi önemli olaylarda donanmanın İstanbul’da demirleyerek alay sancakları ile donatılmaları ve Sultanın saltanat kayığı ile gemileri denetlemesi de zamanın uygulamaları arasındaydı. Büyükdere Koyu Karadeniz’e çıkacak gemilerin en önemli ikmal ve demirleme bölgesi idi. Özellikle Türk Rus savaşlarının yoğunlaştığı 18 ve 19. Yüzyıllarda Büyükdere Koyu neredeyse donanmanın en önemli ileri harekât üssüne dönüşmüştü. Daha sonraları İstinye koyu da tersanesi ile donanma gemilerine hizmet verecekti. Abdülhamit dönemine kadar İstanbul halkı sürekli savaş gemileri görmeye alışıktı. Hele amcası Abdülaziz döneminde savaş gemilerinin sayısının artması ile gerek Boğaziçi gerekse Adalar Bölgesinde faaliyetler son derece artmıştı.


Donanmanın Acıklı Durumu


II. Abdülhamit döneminde donanmanın hiçbir şekilde Haliç’ten dışarı çıkması mümkün olmadığından neredeyse on yıllar boyunca hareket halinde bir savaş gemisi görmek mümkün değildi. Sadece 1897 Türk Yunan harbinde 18 Mart 1897 günü donanmaya Haliç’ten çıkarak Ege Denizine intikal emri verildi. Bu girişim tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Dönemin Donanma Komutanı Hasan Rahmi Paşa hatıratında o günleri şöyle anlatıyor: ‘’18 Mart 1897 günü Haliç’ten çıkarak Ege’ye intikal emri alındı. Mesudiye, Hamidiye, Osmaniye, Aziziye fırkateynleri ve beş küçük tonajlı savaş gemisi ile harekete geçtik…Birinci köprü geçildi, ikinci köprügeçilirken Mesudiye firkateyninin sekiz kazanının üçü patladı. Bahriye kurallarına göre demir atmak gerekiyordu, ancak donanmanın denize çıkışını seyreden halk,köprülerde, sahillerde, binaların balkonlarında ve tepelerde toplanarak müthiş bir kalabalık meydana getirmişti.Bundan dolayı duramazdık.Geri kalan kazanlarla devam etmeye mecbur olduk…Gemiler bu esnada düzensiz ve tedbir almadan hareket ediyorlardı…Bu sırada karayel esmeye başlayınca fırtına çıktı, üzerine yağmur eklenince işimiz zorlaştı.Fırtınanın şiddeti gece yarısı arttığında gemiler arasında haberleşme yapılamadı.Gelişmiş elektrikli gece fenerlerinden faydalanamadık.Mumlu işaret fenerleri de eksik olduğundan çok sıkıntı çekildi. Bu sırada Hizber Dubası gözden kayboldu.Varlığından herhangi bilgi alınamadı.İki gün sonra dalgaların etkisiyle İmralı Adası’nda karaya oturmuş olduğu haber alındı. 19 Mart sabahı Gelibolu burnu görüldüğünde Hamidiye firkateyninin makinesinden gemi içine sular girdi ve geminin hareketi kısıtlandı.Bu esnada Mesudiye’nin onarımı için zorunlu olarak Lapseki ‘ye demirledik. Çanakkale’ye varamamıştık. 22 Mart günü sabaha karşı demir olarak Çanakkale’nin Nara limanı yönünde hareket ettik. Ancak, Hamidiye firkateyni inşaatındaki hatadan dolayı ancak 2 saat içinde demir aldı. Bu nedenle 18 Mart akşamı çıktığımız Haliç’ten Nara limanına ancak 22 Mart öğle vaktinde ulaştık.’’İşte Abdülhamit döneminde donanmanın içine düştüğü acıklı durum buydu. Kadırga döneminde 36 saatte aşılan mesafe sitimli zırhlı döneminde 96 saatte aşılmıştı. Bahriye Nazırlığı emri gereği Çanakkale’den dışarı çıkan donanmanın değil savaşmaya manevra yapmaya mecali yoktu. Kısa süre içinde Nara’ya geri dönüldü. 1897 savaşı sonunda Girit Adası kaybedildi. Balkan Savaşında Ege Adalarının tümünü kaybedebileceğimizin ilk işareti bu savaşta alındı. Donanması olmayan Osmanlı Ege Adalarını koruyamıyordu.


II. Meşrutiyet ve Donanma


Barbaros zamanından yani 15. Yüzyıldan bu yana Donanmanın en karanlık dönemi olan II. Abdülhamit döneminin sonunda, batılı devletlerin baskısıyla Ermeni tazminatları yerine, Osmanlı Hükümetine aldırılan az sayıdaki modern savaş gemilerinin varlığına rağmen, donanmanın durumu değişmemişti. 1908 devrimi ile değişen iktidarın en temel sorunlarından birisi de yeni bir donanma yapıp yapmama kararını vermekti. Bu yüzden meclis sert tartışmalara sahne olmuştu. Ancak II. Meşrutiyet de donanma açığını kapayamadı. Halk donanmayı bir daha toplu halde 4 Temmuz 1909 öğle saatlerinde yine Haliç çıkışında Sarayburnu açıklarında gördü. Sultan V. Mehmet Reşat donanmayı halkla buluşturmak istedi ve o gün donanma Haliç dışına çıkarak halkla buluştu. Deniz Tarihçisi Amiral Fahri Çoker o gün yaşananları şöyle anlatıyor: ‘Sultan Reşat’ın emri ile donanma ilk defa 4 Temmuz 1909 günü halkın önüne çıkmış, Sarayburnu önünde büyük bir geçit töreni yapılmıştı. Halk yıllardır özlemini çektiği donanmasına kavuştuğundan dolayı sevinç içindeydi. Ancak kızgın bir yaz güneşine rağmen geçidi sonuna kadar izleyen halk bir sürü eski gemiyi gördükten sonra bu mu bizim donanmamız diye elem duyarak gözyaşları içinde tören yerinden ayrılmışlardı. O günlerde bütün İstanbulluların kaygısı sadece buydu.’’


Donanma Cemiyetinin Kurulması


Bu karışık durumun ortasında, bazı gönüllü vatanseverler, donanmanın ihyası için “her vatandaştan bir kuruş kampanyası başlattı. Tanin gazetesinin öncülüğündeki kampanya, kısa sürede başarıya ulaşınca, 19 Temmuz 1909 tarihinde DonanmaCemiyeti doğdu. Nihayet millet, Donanma Cemiyeti’ne önemli bağışlarda bulunmuş ve bu suretle donanma severliğini bütün dünyaya ispat etmişti. Cemiyet kısa sürede o kadar çok para toplayabilmişti ki, Turgutreis ve Barbaros muharebe kruvazörleri ile dört adet muhrip ve yük gemisi, bu paralar ile alınmıştı.


Sultan Reşat ve Donanma


5 Haziran 1911 günü İstanbul Halkı yıllardır özlemini çektiği bir tablo ile karşılaştı. Sultan V. Mehmet Reşat Balkanları ziyaret maksadıyla Selanik Limanına intikal etmek üzere Almanya’dan halkın bağışları ile alınan Barbaros Muharebe gemisi ile İstanbul’dan hareket etti. Halk o gün Barbaros’u ve ona eşlik eden diğer donanma gemilerini görmekten çok mutlu olmuştu. Ancak halkın gördüğü donanma, 4 ay sonra 29 Eylül 1911 tarihinde başlayacak Trablusgarp Harbinde fayda sağlayamayacaktı. Zira personeli eğitimsiz, lojistik ve onarım alt yapısı 33 yıllık ihmalin sonuçları ile yok denecek kadar azdı. Nitekim İtalya Harbinde İtalyan donanması Çanakkale Boğazı girişine yaklaşarak Kumkale ve Seddülbahir Kalelerini top atışıyla dövecek, Beyrut ve Kızıldeniz’deki ileri üsleri basarak gemilerimizi batıracaktı. Neticede 18 Ekim 1912 tarihinde Trablusgarp Harbi bittiğinde İtalyanlar Menteşe Adalarındaki işgale son vereceklerini açıkladığında Osmanlı Hükümeti işgalin devam etmesini istemek zorunda kaldı. Zira Yunanistan ile Balkan Harbi kapıdaydı ve adaları Yunan Donanmasına karşı koruyacak donanma gücü yetersizdi.


Donanmasızlık Vatan Kaybettirir


Donanmasızlık sonucu Balkan Savaşında Ege Adalarını tamamen kaybettik. Birinci Dünya Savaşında anavatanımıza saldırı denizden geldi. En büyük emperyalist İngiltere ve müttefikleri Gelibolu Yarımadasına denizden hiçbir engelle karşılaşmadan getirdiği istila birliklerini çıkardı. II. Abdülhamit’in 33 yıllık donanmasızlık dönemi kolay atlatılamayacaktı. Osmanlının 1571 İnebahtı sonrası denizde; 1699 Karlofça sonrası karadaki gerilemesi 30 Ekim 1918 tarihinde Ege’de Limni adasındaki HMS Agamemnon zırhlısında imzalanan Mondros ateşkesive aziz yurdumuzun işgali ile sonuçlandı. Donanmasız Osmanlı anayurdumuzun işgaline neden olmuştu.

İstanbul halkı Mondros’tan 2 hafta sonra 13 Kasım 1918 sabahına bu kez kendi donanmasının değil, 55 parçalık karma İngiliz Fransız, İtalyan ve Yunan Donanmasının işgal varlığı ile uyandı. Bu kadar çok yabancı bayraklı gemiyi İstanbul halkı son kez 1853-1856 yılları arasında Kırım Savaşı esnasında görmüştü. O zaman Avrupalı devletler Osmanlının müttefiki durumunda idiler. Ancak halka davranışları işgal güçlerinden farklı değildi. Donanması olmayan Sinop’ta donanması baskın yemiş ve kendisini korumak için başkalarına muhtaç bir devleti küçük görüyorlardı. 15 Mayıs 1919 sabahı bu kez İzmir’imiz denizden işgal edildi. 1000 yıllık yurdumuzu hanedan terk ediyor ve işgallere direniş göstermiyordu.


Donanma Cemiyetini Kapattıran Sultan Vahdettin


Osmanlı Hanedanı neticede Sevr’i imzalamıştı. Mustafa Kemal Atatürk ve bir avuç kahraman fedai ortaya çıkmasa 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ile Sultan Vahdettin liderliğindeki hanedan, yurdumuzun büyük çoğunluğu ile yok olmasını dahi kabul etmişti. Aynı hanedan 1919 yılına kadar çok önemli faaliyet ve bağış toplama gayretlerinde bulunan Donanma Cemiyetini, Mondros Ateşkesi sonrası, 2 Nisan 1919 tarihinde kapattı. Cumhuriyetin ilk Bahriye Bakanı olan ve Yavuz-Havuz kumpası ile iki yıl hapse mahkûm edilen eski İstiklal Mahkemesi Başkanı ve Osmaniye Milletvekili İhsan Eryavuz, hatıratında bu cemiyetin kapanışıyla ilgili şunları söylüyor:“Doğrusunu söylemek lazım gelirse, Türk tarihinde Vahdettin gibi bir padişah, Damat Ferid ayarında kötü bir sadrazam görülemez. Ferid memlekete hizmeti dokunmuş ne kadar milli kurum varsa yıkıyordu. Bu cümleden Donanma Cemiyeti’ni de ‘Bir İttihat ve Terakki Ocağıdır’ vehmiyle kaldırdı.”


Cumhuriyet Donanması Doğuyor


Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal, Türk Milleti, Kuvayı Milliye, Karadeniz’de İnebolu başta olmak üzere Rusya üzerinden getirilen cephane ve daha sonra tarih sahnesine büyük bir vaveyla ile çıkan Türk Ordusu sayesinde kazanıldı. Denizden gelen emperyalizm denizden yurdumuzu terk etti. Ardından Cumhuriyet geldi. Cumhuriyet Donanması yeni adı ile tanıştığı 29 Ekim 1923 akşamı 101 pare top atışını tek gemi ile yapacak cephaneye dahi sahip değildi. İlk tatbikatını 6 ay sonra yapabilecek derecede yetersiz ve zayıftı. Atatürk’ün dehası ve emsalsiz liderliği ile buluşan donanma adım adım yükselerek Akdeniz’de jeopolitik bir varlık olmayı 1936 yılında ispat etti ve 20 Temmuz 1936 tarihinde Türk Boğazlarının tam egemenliğini Montrö Sözleşmesi ile geri aldı.


Tanrının İmreneceği Tablo


İstanbul Halkının donanması ile onurlu ve başı dik buluşması ilk kez 16 Kasım 1936 tarihinde gerçekleşti. Donanma Akdeniz’e Malta ve Pire Limanlarına ziyarete gönderildi. 4 Eylül 1936’da Atatürk’ü ziyarete gelen İngiltere Kralı VIII.Edward’ın Türk Donanmasını Malta Adasındaki İngiliz Akdeniz Ana Üssüne davet etmesi üzerine, TCG Yavuz muharebe kruvazörü, TCG Kocatepe ve TCG Zafer muhripleri, TCG I. İnönü, TCG Sakarya ve TCG Erkin gemilerinden oluşan Türk Filosu 16 Kasım 1936 sabahı Donanma Komutanı Tümamiral Şükür Okan komutasında İstanbul’dan ayrıldı. Halk Kadıköy ve Sarayburnu sahillerine akın etmişti. O dönemde altıncı sayısını çıkaran Türk Ticaret Kaptan ve Makinistler Cemiyeti meslek dergisinin başyazısı, halkın donanmaya bakışı açısından ibret vericidir."...Türk denizcileri yıllardan beri ilk defa olarak bir bütün halinde Çanakkale Boğazı’ndan çıkıp uzaklara gittiler. Denizlere yıllarca hükmeden Türk Donanmasının eski aşinası, dedelerinin eski sevgilisi Akdeniz’e dostluk ziyaretlerine gittiler… Evet gittiler. On sekiz milyonun kalbini heyecanlara boğarak gittiler. Artık Akdeniz’de yıllar süren hasret diniyor. Lakin az beklenmedi. Kabuslar içinde yıllar süren bir hasretten sonra bu hasretin sonunu bildiren bir kucaklaşma...Bu Tanrının bile imreneceği bir tablodur..." Halk Donanması ile yüzlerce yıl aradan sonra tekrar buluşmuştu. Arkası geldi. 1938’de Atatürk’ün hasta yatağından müdahalesi ile sonuçlanan Hatay Kaması ile İskenderun Körfezi emniyete alındı. Aramızdan ayrıldığında arkada geleceğe umutla bakan ve gerek personeli gerekse kurumsal birikimi ile gücünü artıran Cumhuriyet Donanması bırakmıştı.


Soğuk Savaşta Donanma Geçitleri


Donanma 1952’de NATO’ya girilmesine ve Türkiye’nin Atlantik jeopolitiği emrine verilmesine rağmen 1963 sonrası Ege ve Akdeniz’deki milli çıkarlarımızı NATO çıkarları üzerinde tutarak Soğuk Savaş dönemini atlattı. Bu süreç içinde İstanbul halkı ile buluşmalar resmi geçit şeklinde değil, Karadeniz’de sürdürülen tatbikatlara iştirak eden savaş gemilerinin İstanbul Boğazından özellikle Kış Deniz Kurdu Tatbikatları sırasında çıkışları ile oldu. Ancak bu geçişler tamamen toplu seyir şeklinde icra edildi ve halkla bir buluşma söz konusu olmadı. Benzer şekilde 1950’li ve 60’lı yıllarda Marmara denizinde icra edilen önemli ordu ve donanma tatbikatlarında Cumhurbaşkanının bulunduğu savaş gemisinin selamlanması maksadıyla küçük çaplı geçit törenleri icra edildi. Ancak bunlar halkla buluşmaya yönelik değildi.


Merhum Oramiral Güven Erkaya ve İlk Boğazda İlk Resmi Geçit


Donanmanın halkla buluşmasına yönelik büyük çaplı en büyük Boğaz geçit töreni 30 Ağustos 1997 tarihinde icra edildi. Deniz Kuvvetleri Komutanı (merhum) Oramiral Güven Erkaya emekli olmadan önce son verdiği direktif ile Donanmanın İstanbul Boğazında 30 AğustosZafer Bayramı’nda bir geçit töreni icra ederek halkla buluşması direktifini verdi. O yıllarda Donanma Komutanlığında Eğitim ve Tatbikat Planlama Subayı olarak içinde bulunduğum bu faaliyete yaklaşık 50 savaş gemisi iştirak etti. Komutanlığını Dz. Kur. Yarbay Türker Ertürk’ün yaptığı TCG Alçıtepe muhribinin rehberliğinde gemide bulunan Donanma Komutanı, Dolmabahçe ile Barbaros Türbesi arasındaki mevkide demirlemiş Sancak Gemisini ve devlet erkanını selamladı. Sahilde biriken halkın varlığı ile birçok televizyon kanalının bu geçişi naklen ve yorumlar ile vermesi Cumhuriyet Donanmasının bağrından çıktığı halkına tanıtımı için bulunmaz yeni bir fırsat sunmuştu. Sancak gemisinin yeri özellikle seçilmişti. Hem Atatürk’ü temsil eden Dolmabahçe Sarayı hem de Osmanlının denizdeki altın çağını temsil eden Barbaros’un türbesini kapsayan bir yerdi. İstanbul Boğazındaki bu faaliyet müteakip yıllarda Zafer Bayramı ve Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında kesintisiz olmasa da aralıklı olarak devam etti. 2009 yılından itibaren AB İlerleme Raporlarında dayatılan tavsiyelere uyularak halkla asker arasındaki bağın kopartılması dönemine geçildi. Sadece Boğazdaki donanma geçit töreni değil, askeri törenleri faşist uygulama olarak gören yetmez ama evetçi liberaller ile Türklük ve Atatürk düşmanı dinci kesimlerin baskısı ile halk donanmasından ve ordusundan koparıldı. Aynı dönemde Balyoz ve Ergenekon gibi kumpas davalar başlatılarak Silahlı Kuvvetlerin aşağılanma ve tasfiye süreci utanmazca başlatıldı.


2008 Sonrası Cezalandırılan Donanma


Neticede 2002 yılından itibaren muhafazakar demokrasi söylemi altında siyasi konjonktürün değiştirildiği ortamda, denizciler çağdaş teknoloji üreten ve kullanan, kendi kendine yeterli, milli nitelikleri ve yaklaşımları bakımından dışa bağımlılığı daha az ve son derece yetenekli bir askeri güç olmanın yanı sıra, Atatürkçü felsefeyi yaşamında uygulayan personeli örnek bir konumdaydı. Deniz Kuvvetleri Kıbrıs’a müdahalede baş rolü oynamış, Ege’de milli çıkarları kararlı bir şekilde korumuş, Kardak Krizi ile Ege’de çok önemli kazanımlar getirecek bir süreci başlatmış, Karadeniz’de İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sırasındaki stratejik kazanımlarını ve Montrö resmini koruyabilmiş, 2000’ler sonrası Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ın deniz yetki alanlarımıza yönelik saldırılarını caydırmayı başarmıştı.Deniz Kuvvetleri 2007 sonrası ulusal savunma ve çıkarlarımızın korunmasına sadece çevre denizlerde değil, ana karadan binlerce mil ötede Hint Okyanusu’nda Aden Körfezi gibi ticaret rotalarımızda varlık göstermekteydi. Deniz Kuvvetleri, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ABD silah ambargosundan dersler çıkarabilmiş, 27 Eylül 2008 tarihinde denize indirilen MİLGEM Projesinin ilk gemisi TCG Heybeliada, Türk Deniz Subayı mühendisleri ile işçilerinin bir yüz akı olmuş, sadece Cumhuriyet Tarihinin değil, eriştiği %70 lik ulusal katkı payı ile tüm zamanların savunma sanayine en büyük katma değeri oluşturmuş, Türk Savunma Sanayinin kendine güven duygusunu kazanmasında lokomotif olmuştu. Kısacası Türk Deniz Kuvvetleri bölgesel deniz gücü olma yolunda hızlı adımlarla kararlı bir şekilde ilerlemekteydi. Deniz Kuvvetlerinin Akdeniz’de eriştiği güç, Preveze Deniz Zaferi’nden sonra geçen 500 yıl içinde en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Deniz Kuvvetleri bu başarının bedelini ABD ve İngiliz İstihbaratının enstrümanı olan FETÖ ve iktidar ve muhalefetteki ortaklarının hazırladığı ardı arkası kesilmeyen kumpas davalar ile ödedi.


100. Yılda 100 Gemi Geçidi


Cumhuriyetin 100. Yılında 100 gemi ile büyük başarıyla icra edilen törene yukarıda anlattığım tarihi perspektif ile bakılmalıdır. Orada halkla buluşan Donanma, Atatürk’ün donanmasıdır. Son 100 yılda ilmek ilmek işlenen bir başarı sürecinin geçididir. Pes etmeyişin, yenilmeyişin, vefasızlığa meydan okuyuşun resmi geçididir. Boğazdan geçen 100 gemi arasındaki tüm yeni gemi projelerinin kumpas dönemi öncesi başlatılmış olduğunu vurgulayalım. Geçişini gururla izlediğimiz TCG Anadolu’yu Komuta Kontrol gemisinden Amfibi (LPD) Projesine dönüştürme emrini; Havadan Bağımsız Tahrikli TCG Pirireis denizaltısının en son gelişmelerin beklenerek hayata geçirilmesi direktifini veren; MİLGEM’in, Atmaca Füzesinin, Akya Torpidosunun gerçek babası merhum Oramiral Özden Örnek’i onunla birlikte tasfiye edilenleri, hapishanelerde 3,5 yıl geçirenleri, hayatını kumpas davalar sonucu kaybedenleri anmadan geçebilir miyiz? Tohumları eken, zorlukları göğüsleyen, yolu açan ve tarlayı sürenlerle, hiç emek harcamadan meyveleri toplayanlar bir olabilir mi?


Gözlemlerim


29 Ekim 100. Yıl geçit törenini denizde teknemden izledim. Savaş gemilerinin netesi, nizamdaki yerlerini hassas şekilde korumaları, çimariva mevkilerindeki personelin kılık kıyafeti ve davranışı örnek derecedeydi. Atatürk’ün deniz, vatan ve millet sevgisine layık büyük bir intizam ve heyecan içinde ve tek bir gemi dahi arıza vermeden savaşa hazır vaziyette geçişi tamamlamaları her türlü takdirin üzerindedir. Diğer yandan geçişin geleneksel Dolmabahçe-Beşiktaş arasındaki mevkide bulunacak Sancak Gemisini selamlamak yerine Asya kıtasında Vahdettin Köşkü olarak bilinen binaya yönelik yapılması kamuoyunda ciddi eleştiri almıştır. Bu eleştirinin tarihsel ve jeopolitik kök nedenleri bu yazının ilk dört sayfasında anlatılmıştır. Atatürk’ün eseri Cumhuriyet Donanmasının denizde gerilemenin ve Sevr ile teslimiyeti temsil eden Osmanlı Hanedanının son Padişahı ile anılan binayı selamlaması oksimoron bir durum yaratmıştır. Ayrıca dünya deniz örf ve adetleri arasında donanmaların binalarda bulunan erkanı selamlaması örneği yoktur. Diğer bir eleştirimizi de ekleyelim. Evrensel olarak tüm dünyada güneş battıktan sonra selamlama, yani çimariva yapılmaz. Bu konuda tüm dünya bahriyelerine örnek teşkil eden 400 yıllık geleneğe sahip İngiliz Donanmasında Kral veya Kraliçe taç giydiğinde yüzyıllar boyunca Portsmouth’da Kral veya Kraliçe bulunduğu kraliyet yatı ile 300’e yakın yerli ve yabancı gemiyi güneşin doğuşu ile batışı arasındaki uygun zaman diliminde selamlamıştır. Bu törenlerin bazen yarım gün sürdüğü olmuştur. Diğer bir eleştiri Deniz Kuvvetleri Komutanının geçiş sırasında denizde bulunmasıdır. Bulunma nedeni anlaşılamamıştır. Deniz Kuvvetleri Komutanı diğer Kuvvet Komutanları ile yüksek devlet erkanının yanında olmalıydı. Denizde savaşacak komutan Donanma Komutanıdır ve bu geçiş dünyaya ‘’Ben Savaşa Hazırım’’ mesajı vermek için icra edilir. O nedenledir ki denizde bu geçişin bir adı da ‘’Fleet Review’’ yani donanma denetlemesidir. Bu geçişte Donanma personelimizin duruşları ve savaş gemilerimizin varlığı hepimizi gururlandırdı. Geçiş sırasında göz yaşlarımızı tutamadığımız anlar oldu. Bu derece nitelikli geçişin yukarıda saydığımız eleştirilerden uzak olması tabi ki bu tarihi töreni daha da unutulmaz ve anlamlı kılabilirdi.


İstanbul Halkı Her Türlü Takdirin Üzerindedir


100 Gemi Geçişinde savaş gemilerimizin yanına en başarılı olan diğer grubu ekleyelim. İstanbul halkı bu geçişte donanma ve Atatürk sevgisini en üst seviyede ispat etmiştir. Kıyılarda ayakta duracak boş yer kalmamıştır. Yüzbinler sahile hücum etmiştir. Gemi geçişleri sırasında çığlık atanlar, marş söyleyenler, ellerindeki Atatürk posterleri ile Türk bayraklarını canhıraş sallayanları görmek beni en az savaş gemilerimizi görmek kadar heyecanlandırdı. Sadece kıyılardaki halkımız değil, bine yakın amatör denizci teknesinin Boğaziçi’nin her yerini kaplaması da son derece etkiliydi. Büyük karmaşa, dalgalı deniz koşulları ve pek çok acemi amatör denizci varlığına rağmen denizde bir kaza olmadan geçit töreni ve havai fişek gösterilerinin tamamlanmış olması önemlidir. Görev yapan Sahil Güvenlik bot komutanları ile Polis Motorlarını tebrik ederim.


Dilerim bu geçişler her sene 100 gemi ile olmasa da tekrar edilir. Halk ordusu ve donanması ile tekrar denizde, sokakta, caddelerde buluşur. 2002 sonrası estirilen AB ve liberal dalga ile törenleri faşist uygulama olarak gören ahlaksızlara buradan cevap verelim. O çok sevdiğiniz ve özendiğiniz Fransa’da her 14 Temmuz’da ya da ABD’de her 4 Temmuz’da büyük şehirlerde icra edilen askeri geçit törenlerini görün bakalım. Türkiye’de 2002 sonrası sokakta üniformalı asker görmüyoruz. Gidin ABD’de askeri üslerin olduğu şehirleri görün bakalım. Her yerde üniformayla dolaşan askerler sizi şaşırtmasın. 100. Yıl 100 gemi geçidi Türk milletinin donanmasına büyük özlem ve sevgi duyduğunu ispat etmiştir. Mavi Vatan uyanışı ile kumpas davaların yarattığı büyük haksızlıklar bu ispatta rol oynamıştır. Bu geçiş aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Yüzyılına denizden yeni bir başlangıç yaptığının da mesajı olmuştur. 21. Yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti’nin Deniz Yüzyılı olmalıdır. Devlet ve halk süratle denizcileşmelidir. Halkımız bu sürece hazırdır. Yeter ki devlet denizcileşsin. Onun reçetesi de Atatürk yoludur. Çok Yaşa Mustafa kemal Atatürk; Çok Yaşa Türkiye Cumhuriyeti, Çok Yaşa Cumhuriyet Donanması. Ne Mutlu Türküm Diyene.

405 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page