top of page
  • Ünal GÜL

ÇANAKKALE VAZ-GEÇİLMEZ

Güncelleme tarihi: 20 Mar 2023

Sayın Mümin KIR yazdı

Uluslararası hukuka konu olan, iki veya çok taraflı anlaşmalarla hukuki rejimleri belirlenen dünyadaki başlıca doğal deniz geçitleri, Akdeniz ve Atlantik Okyanusunu birbirine bağlayan, Afrika ile Avrupa’yı birbirinden ayıran Cebelitarık Boğazı, Güney Amerika'nın en güneyinde Atlas Okyanusu'nu Büyük Okyanus ile birbirine bağlayan ve ana kıta ile Tierra del Fuego Takım adalarını birbirinden ayıran Macellan Boğazı, Grönland Denizini Atlas Okyanusuna bağlayan Danimarka Boğazı ve Karadeniz’i Adalar Denizi dahil Akdeniz’e bağlayan ve Asya ile Avrupa’yı birbirinden ayıran Türk Boğazlarıdır. Ancak, mitolojik, tarihsel, jeolojik, ekonomik ve jeostratejik ve jeopolitik önemi nedeniyle uluslararası politika ve siyasette “Boğazlar Sorunu/Meselesi” denildiğinde genellikle Türk Boğazları akla gelmektedir. Türk Boğazları Kavramı; 1936 da imzalanan Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile statüleri belirlenen İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile bunların arasında yer alan Marmara Denizi’ni kapsamaktadır.


Dünyanın büyük parçalarını ve önemli denizlerini birleştirmiş olmalarından dolayı eski çağların en karanlık devirlerine ait olan efsanelerden başlayarak, her yüzyılın kahramanlık seferlerinde yer bulan öykülere (menkıbelere) sahne olduktan sonra, ilk çağın ordu ve donanmalarının orta çağ ve günümüzde de ihtirasların mücadele alanı olan bu tarihi bölgeye, Adalar Denizinden (Ege) Çanakkale Boğazı vasıtasıyla Marmara Denizine geçerek sahip olunabilirdi. İşte bu nedenle bugün 108’inci yıldönümünü anarak kutladığımız Çanakkale Deniz Zaferinin tarihi önemi tam da burada yatmaktadır. Nerede mi? Kimi boğazın serin ve akıntılı sularında, kimi de her zerresi şehit kanlarıyla sulanmış efsanesi bitmeyen şehir; Çanakkale’nin topraklarında.


Tarih, 4500 yıldan bu yana, Çanakkale Boğazının jeolojik yapısında büyük ve önemli değişiklik olmadığını kaydetmekle birlikte, daha ilk ve orta çağlardan itibaren boğazların oluşumunun fazla beslenen Karadeniz’in taşması veya büyük yarılmaların (inşikak) nedeniyle meydana geldiği ileri sürülmüşse de en son olarak 1917 yılında Jeolog bilim insanı Walther PENCK (30.08.1888-29.09.1923) İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının oluşumunun birbirinden farklı olduğunu ve her iki boğazın kaynağının da (menşe) ayrı ayrı olduğunu ileri sürmüş ve Çanakkale Boğazı’nın üçüncü zaman sonuna ait çökelti (rusubî) tabakaların kıvrımlarıyla meydana gelen ve boydan boya kırıklarla kesilmiş bulunan bir tekneleşme (synclinal) eksen üzerinde, denizin aşındırılmasıyla kazıldığını ileri sürmüştür. Bu konuda çeşitli varsayımlar (faraziyeler) olmakla birlikte günümüzde Çanakkale Boğazı’nın aşınma sonucu meydan geldiğine artık şüphe bulunmamaktadır.


Şimdiki deniz hattından (kıyılardan) saatlerce ilerledikten sonra mevcut yükselti ve tepelerde bulunan yerlerde halâ deniz canlılarına ait istiridye kabukları vs. ile deniz sularından aşınmış cilalı taşlara ve deniz fosillerine rastlanması, binlerce yıl önce Çanakkale Boğazının günümüzden çok daha geniş olduğunu göstermekle birlikte, bugünkü genel coğrafi ölçümleri; İstanbul Boğazı’nın yaklaşık olarak iki katı olmak üzere, 38 mil uzunluğunda (1 deniz mili =1852 m.) olup en dar yeri 0,75 mil Kilitbahir kalesi ile Çimenlik arası, en geniş yeri ise Erenköy koyu ile Tenger dere arasında 3.7 mil genişliğindedir. Ortalama derinliği 55 metre olup, en derin noktası 104 metre olan Çanakkale il merkezinin kuzeyindeki Kilitbahir mevkiindedir.


Boğazda iki büyük akıntı mevcuttur: İlki Karadeniz’den Adalar Denizi’ne doğru akan yüzey akıntısı,ikincisi ise Adalar Denizi’nden Karadeniz’e doğru akan dip akıntısı.Bu akıntıların her ikisi de birbirlerine zıt istikâmetlerde akmaktadır.


Bu zorlu doğa şartlarına rağmen, mitolojik devirlerden bu yana, Asya kavimlerinin Avrupa’ya ve özellikle Avrupalıların Asya’ya her türlü iktisadi, siyasi ve bu nedenlerle icra ettikleri askerî seferleri genellikle boğazlar sahnesinde gerçekleşmiştir. Tarih bu bölgede, ilk çağlarda oluğu gibi daha sonraki devirlerde de hemen hemen ardı arkası kesilmeyen mücadeleler kaydetmiştir.


Çanakkale Boğazı’nın Proto Etiler, Trakyalılar, hatta Frigyalılar ve Lidyalılar zamanlarında nasıl isimler taşıdığı bilinmemekle beraber, anılan boğaza verilen adlardan en eski ve bilineni Hellespont’dur. Daha sonraları Dardanel, Kala-i Sultaniye ve Akdeniz Boğazı (Bahri Sefîd) isimlerini de taşıyan Çanakkale Boğazı, bir ihtiras ve istila bölgesi olma özelliğini yakın tarihlere kadar korumuştur.


O halde bazen güncel kelime oyunlarına veya algı yönetimlerine konu olan ve ilk çağlardan beri bir ihtiras ve istila güzergahı olan Çanakkale- Boğazı- hiç geçilmedi mi? Geçilmesinden ne anladığınıza bağlı olarak yüzyıllardır geçildi ve halâ daha hemen her gün binlerce insan, gemi, kara aracı ve uçak tarafından geçilmektedir. İsterseniz önce ilkleri bir hatırlayalım.


ÇANAKKALE BOĞAZINI İLK GEÇEN GEMİ:


Benim edinebildiğim kaynaklardan ve öğrenebildiğim kadarıyla; M.Ö 1300 de, kendilerine Argonotlar (Argon denizcileri) denilen aralarında Heraklüs (Herkül), Orpehus, Aşil'in babası Peleus’un da bulunduğu bir grup (45 veya 54 kişi) cesur genç ve liderleri İason, gemi ustası Argos'un yaptığı elli beş kürekli bir gemiyle Yunan mitolojisinde zenginliği ve iktidarı temsil eden “Altın Post”u ele geçirmek için Kolkhis ülkesine doğru yola çıkarlar. Bu postun bulunduğu yer olarak adı geçen Kolhis, Karadeniz'in Doğu kıyılarındaki tarihsel olarak Lazların yaşadığı bölge Kolha'dır. Uzun ve çok zor bir yolculuktan sonra Aites’in güçlü ve zengin krallığına varırlar. Kral, Yunan kahramanları öfkeyle karşılar ve gelmelerinin nedenini öğrenir. Aietes, İason’un şartlarını yerine getirmesi halinde “Altın Post”u Yunanlara vermeye karar verir. İason, önce ateş püskürten boğalara boyun eğdirecek, başlarına boyunduruk geçirecek ve büyük bir tarlayı sürecektir. Sonra İason’un bir ejderhanın dişlerini toprağa ekmesi ve bu dişlerden çıkacak savaşçıları yenmesi gerekecektir. Yunanlar ancak bundan sonra “Altın Post”u alabileceklerdir. İşte bu denizcilerin gemisinin ismi “ARGO” olup, M.Ö. 1300 de Çanakkale Boğazını ilk geçen gemi olarak tarihteki yerini almıştır.


TARİHTEKİ İLK BOĞAZ KÖPRÜSÜ:


İlk Boğaz köprüsü ise; Pers İmparatorluğu’nun o dönemdeki imparatoru I. Serhes (Xerxes), Çanakkale boğazı üzerinden Yunanistan’a gitmeyi düşünmüştür. Yıl M.Ö. 480… Serhas, boğazın aşılması için boğazda en dar yeri seçerek, halatlar vasıtasıyla köprü yapmıştır. Tarihte ilk boğaz köprüsü olarak kabul edilen bu köprü, çıkan fırtına sonrası oluşan dalgalara dayanamamıştır. Yunanca Hellespontos olarak isimlendirilen Çanakkale Boğazı, Serhas’ın öfkesi sonrası cezaya çarptırılmıştır. Serhes, boğaza üç yüz sopa vurulmasını istemiştir. Bununla yetinmemiş, cellatlarını kızgın demirle dağlaması için görevlendirmiştir. Persler tarafından uygulanan bu ceza, tarihte insan tarafından işkence gören ilk ve son yerin Çanakkale Boğazı olduğunu göstermektedir.

Bu yazıyı hazırlamaya çalışırken, çok ilgimi çeken bu konuda, varsa başka detayları da öğrenmek ve sizlerle paylaşmak maksadıyla, bahse konu köprü -ve diğer ilklerle- ilgili yaptığı araştırmalarını “İlklerin Beldesi Çanakkale” ismiyle kitap haline getiren, askerliğini er öğretmen olarak Adıyaman da yapmış, mitolojik çağlardan günümüze kadar kendisini bölgenin detaylı tarihini araştırmaya adamış ve kişisel imkanlarıyla yirmi üç kitap yazmış ve yayınlamış (24.üncü son kitabı Almina yayınevinden çıkmıştır) Çanakkaleli Yerel Tarih Araştırmacısı ve Emekli Öğretmen Ahmet KAŞIKÇI gibi kıymetli bir büyüğüm ile tanışıp, ışığından faydalanmak istedim. Ahmet öğretmenimin nazik kabulüyle benim için çok özel anları barındıran buluşmayı da bu vesile ile evinde gerçekleştirdik. Ahmet öğretmenim; tarihteki ilk boğaz köprüsünün Çanakkale'de kurulduğunu tespit ettiklerini belirterek, "Tarihte ilk boğaz köprüsü bugünkü Abydos (Nara Burnu- Bugünkü Nara Burnu’nun doğusunda yer alan antik kenttir.) ile karşı kıyısındaki Sestos (Çanakkale boğazının en dar ikinci yerinde, Uluflu Tepe eteklerinde, Akbaş şehitliği’nin batısında yer alır.) kayalıklarına, M.Ö. 480 yılı ilkbaharında Pers İmparatoru Xerxes tarafından Yunanistan'a sefer yapmak amacıyla yaptırıldı. Harpalos adlı bir Yunanlı bir mühendis tarafından çizilen bu çifte köprünün hikayesini tarihin babası sayılan Heredot, meşhur yedinci kitabı olan Polymnia'da çok açık ve ayrıntılı olarak anlatır” diyerek söze başladı:

Heredot’a göre: “Hellespontos Khersonesos 'da (Gelibolu Yarımadası'nda) Sestos ve Madytos (Eceabat)) illeri arasında kıyı, Abydos’un karşısında denize doğru inen sarp kayalıktır. Abydos'tan başlayarak kıyının bu noktasına doğru köprü kurmakta görevli işçiler 2 köprü yapıyorlardı. Birisi için Finikeliler beyaz keten ve kenevir ipi; öbürü için de Mısırlılar papirüs lifi kullanıyorlardı. Abydos’tan karşı kıyı yedi staddır. O büyük fırtına çıktığı zaman iki kıyı artık birleşmişti. Bütün halatlar koptu. Sonuna gelmiş iş mahvoldu. Abydos'tan karşı kıyıya yapılan bu köprü tamamlanması ile aniden çıkan şiddetli bir fırtına ile parçalandı. Bunu gören imparator Xerxes çok öfkelenerek köprüyü yapanların kafalarını kestirdi. Ardından yeni mühendisler getirilerek işe tekrar başlardı. Elli kürekli gemilerden ve triremlerden üçyüz altmış tanesini yanyana bağlayıp köprü taşımacılığı olarak koydular. Öbür köprü için de taşımalık olarak üç yüz on dört gemi kullandılar. Gemilerin eksenleri Yanyana yapılan iki köprüden birisi 50 kürekli gemilerden 360 tanesinin yan yana bağlanması ile yapılırken; diğeri de 314 geminin bağlanması ile gerçekleştirildi. Birbirlerine bağlı gemiler denizin akıntısına paralel düştükleri için akıntı halatlara binen yükü arttırmadığı için sorun çıkmıyordu. Birbirine bağlı olan gemiler ayrıca çok büyük demirlerle birbirlerine daha iyi bağlandıkları için daha sağlam duruyorlardı. Bu köprünün yapılması sırasında boğazdan geçecek küçük gemilerin geçişine izin verilmesi için de belirli bir bölgelere 3 ayrı aralık bıraktılar. Bu iş tamamlandıktan sonra da karadan kenevir lifi ve papirüs kullandıkları halatlarla çekmeye başlayarak köprüyü güçlendirdiler. Üzerinden geçecek kişi ve yük hayvanlarının daha kolay hareket etmesini sağlamak için de tabanına tahtalar döşeyip üzerine bir kat toprak örttüler. Hayvanların köprüden geçerken ürkmelerinin önüne geçmek için de yanlarına korkuluklar yaptılar".


"Yan yana yapılan tarihteki bu ilk boğaz köprüsünden birinden yayalar ve atlılar geçerken, diğerinden de yük hayvanları ile ordu servisi geçiyordu. Başta 10 bin kişilik Pers ordusu yürürken hepsinin başında da çelenkler vardı. Bunları öbür uluslardan derlenmiş karışık birlikler izliyordu. Ertesi gün köprüden önce atlılar ve mızraklılar geçti. Sonra kutsal atlar ve arabalar ile ardından da Pers İmparatoru Xerxes geçti. Geçiş aralıksız 7 gün, 7 gece sürdü. Biran bile duraklama olmadı. Kara ordusunun sayısı 1 milyon 700 bin kadardı”. Sonunda tarihte yapılan ilk boğaz köprüsünden geçen Pers İmparatoru Xerxes ordusu ile birlikte Yunanistan'a doğru yoluna devam etmişti.


MİLATTAN ÖNCEKİ GEÇİŞLER:


1. Geçiş: Milattan önce boğazın iki yakası arasında ve iki boğazdan birçok geçişler olmuştur. Ancak tarihin ilk kaydettiği sefer M.Ö. 1362 de Lidyalılar ile Frigyalılar arasında yapılan savaşa rastlar. Bu savaş sonunda Lidyalılar yenilmiş ve Lidya Kralı Mora Yarımadası’na sığınmak zorunda kalmıştı.


2. Geçiş: M.Ö 1300 de Argonotların geçişidir. (Boğazı ilk geçen kısmında belirtilmiştir.)


3. Geçiş: Truva seferidir. Gelibolu tarihi bu seferden sonra aydınlanır. Dardanos’un oğlu Tro M.Ö. 1462 de Truva şehrini kurmuştur. Oğlu İlios zamanında şehir büyütülmüştür.


4. Geçiş: 4 ve 5’inci geçişler, Met savaşları sırasında olmuştur. Batı Anadolu’yu alan Dara, İskitler ile savaşmak üzere büyük bir ordu ile her iki boğazdan geçerek Trakya’ ya oradan da Tuna’ya kadar yürümüştür. (M.Ö 508)


5. Geçiş: Met savaşları sırasında Yunanlıları cezalandırmak üzere Nara’dan Trakya ya geçen Serhas (Pers İmparatoru Xerxes) bütün Trakya’yı ele geçirdi. (M.Ö 480).


6. Geçiş: Bu geçişte Makedonya Kralı Filip büyük bir ordu ile harekete geçere M.Ö. 342 de Trakya Kralı’nı yendi. Gelibolu ve dolaylarını Makedonya egemenliğine aldı.


7. Geçiş: Filip’in oğlu İskender zamanında yapılmıştır. İskender bütün Trakya’yı ele geçirerek şimdi Akbaş’ın bulunduğu yerden ordusunu Anadolu’ ya geçirmiş ve Küçükasya’yı baştan başa ele geçirmiştir.


8. Geçiş: M.Ö 281 de iç savaşların sonunda İskender’in generallerinden Lyzimachos ile Selefküs arasında Lidya’da büyük bir savaş olmuştur. Bunun sonunda Trakya Selefküs’lerin eline geçmiştir.


9. Geçiş: Dokuzuncu geçişte Lyzimachos’un Bergama da ki hazinelerini ele geçiren Filitoros ve oğlu Omen, Selefküslerle savaşarak egemenliklerini kurtarmışlardır.


10. Geçiş: M.Ö. 189 da Bergama Krallığı ile Romalılar arasında Manisa dolaylarında yapılan savaşta Bergamalılar yenildi. Kralları tutsak oldu. Bu yüzden Gelibolu ve yöresi yine Romalıların eline geçti.


11. Geçiş: Pontus savaşlarına rastlar. Pontus Kralı Mitridat M.Ö. 87 de büyük bir donanma ile her iki boğazı ele geçirdi. Fakat M.Ö 84 de Sulla zamanında yine Romalıların eline geçti.


MİLATTAN SONRAKİ GEÇİŞLER:


12. Geçiş: M.S. 395 yılına ve Gotlar’ın akınına rastlar.


13. Geçiş: Hunların saldırısına rastlar. Büyük Hun İmparatoru Atilla 441 yılında ikiye ayrılmış olan doğu ve batı Roma imparatorluğuna saldırarak Gelibolu ve dolaylarını ele geçirmiş ancak egemenliği çok uzun sürmemiştir.


14. Geçiş: 471 yılında Slav Hunları Gelibolu dolaylarını ele geçirerek yağma ettiler.


15. Geçiş: 559 yılında yine Hun Türkleri hiçbir engele takılmadan Trakya ve Gelibolu’yu aldılar.


16. Geçiş: 682 yılından sonra İslâmiyet’i kabul etmiş Araplar birçok defa Bizans’a saldırdılar. 673-679 arasında Çanakkale Boğazından geçerek Bizans’ı kuşatmışlarsa da Rum’lar tarafından Grejuva ateşinin kullanılması üzerine kuşatmayı bırakıp boğazdan geri dönmüşlerdir. 717 de Nara burnuna kadar ilerleyen Arap orduları aynı mevkiye gelen Arap gemilerine bindirilerek Akbaş’a çıkartıldıktan sonra Trakya’yı ele geçirdiler. İstanbul’u kuşattılarsa da bir başarı elde edemediler.


Bu arada şunu da ifade etmeliyim ki; bahse konu dönemde Oğuz Türkleri ile Bizans İmparatorluğu ile çetin mücadeleler yaşanmışsa da Bizans’ın kurnaz siyaseti ile Oğuz Türkleri birbirlerine düşmüşler ve İstanbul dolaylarına gelmelerine rağmen pek başarılı olamamışlardır.


17. Geçiş: Latin saldırısına rastlar. 1204 yılında IV. Haçlı seferinde İstanbul ele geçirilerek burada bir Latin İmparatorluğu kurulmuş ve İmparatorluk Haçlılar tarafından beş parçaya ayrılmıştır. En güzel toprak parçaları Gelibolu, Tekfur dağı, Ereğli Venediklilere kalmıştır.


18. Geçiş: Bizans asilzadelerinden Teodor Lâskaris, Latin İmparatorluğunu tanımayarak İznik şehrini Başkent yapıp kendi İmparatorluğunu ilan etmiştir. Bundan sonra Latinlere karşı sürekli savaş açan asilzadeler 1261 yılında bir hile ile İstanbul’u ele geçirerek Latin İmparatorluğuna son vermişlerdir. Ayrıca bu dönemde Gelibolu da büyük bir önem kazanmıştır.


BİZANS İMPARATORLUĞU ZAMANINDA TÜRKLERİN AVRUPAYA GEÇİŞLERİ:


Zaman kendi döngüsü içinde akıp giderken M.Ö. ve M.S. olmak üzere tarihte kayıtlı bulunan ve yukarıda kısaca arz etmeye çalıştığım 18 geçiş dışında Türklerin Bizans imparatorluğu zamanında ayrıca on sekiz geçişleri daha olmuştur. İlki 1263 yılından itibaren olmak üzere Selçuklu Türklerinin Avrupa’ya ilk geçişleri, Selçuklu sarayına sığınan VIII. Mihail Paleologos’un Bizans tahtına oturtulması maksadıyla yapılmıştır. Böylece ilk geçenler Saltuk dede adında bir Türk’ün liderliğindeki 12.000 kişilik Türkmenler olmuş ve Dobruca (Karadeniz ile Tuna Nehri arasında kalan, Romanya'nın Köstence ve Tulça illeri ile Bulgaristan'ın Dobriç ve Silistre illerini kapsayan yoğun Türkmen nüfusun yaşadığı tarihi bir bölgedir.) da yerleşmişlerdir.


Müteakiben; ikinci geçiş 1307 de Aydın Türkmenlerinden Melik İshak’ın liderliğinde, yine üçüncü geçiş 1321 de Osmanlı Türklerinin Trakya ve Makedonya kıyılarına yaptıkları saldırılar, dördüncü geçiş 1327 de Orhan Gazi zamanında Bizans İmparatoru Andrikos’a yardım maksadıyla, beş ve altıncı geçişler Karesi beyi ve Orhan Gazi’nin Trakya üzerine yaptığı saldırılar, yedinci geçiş 1333 de Umur Bey’in Gelibolu’yu kuşatması gibi on sekiz geçiş kaydedilmiştir ki, bahse konu bu son ve on sekizinci geçiş Süleyman Paşa komutasında 1354 yılında çok çetin bir saldırıyla Çimpe kalesinin zapt edilmesi ve Gelibolu’nun ele geçirilmesi sonuçlanmıştır. Her ne kadar 1366 yılında Çimpe kalesi Bizans’ın eline geçse de 1367 yılında I. Murat tarafından tekrar Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Bu nedenle 1354 yılından itibaren Çanakkale Boğazı Osmanlı Devleti’nin tam kontrolü altına girmiş olup, 1453 yılında İstanbul’un fethi ile her iki boğazda XVIII. yüzyıla kadar sürecek tam bir hakimiyet sağlanmıştır.


ANCAK, TARİH KİMSEYİ BEKLEMEZ:


Bu dönemde Osmanlı’nın Boğazlar ve Karadeniz üzerindeki hakimiyetini uzun süre tek başına devam ettirme ve tek başına karar almasına “Boğazların Kapalılığı İlkesi” adı verilmektedir. Osmanlı Devleti, 17.yüzyılın sonuna kadar Boğazlar ve Karadeniz üzerindeki bu ilkesini başarılı bir şekilde devam ettirmiştir. Ticareti geliştirmek istemesinden ve çeşitli siyasi sebeplerden ötürü; 1454’te Venedik’e 1536’da Fransa’ya, 1579’da İngiltere’ye ve 1598’de Hollanda’ya ticari kapitülasyon verilerek Boğazlar rejimi esnetilmişse de devletin siyasi, idari ve askeri anlamda güçlü olduğu ve Avrupa’ya gücünü kabul ettirdiği süreçte Boğazlar üzerindeki hakimiyeti zedelenmemiştir. 18. yüzyıl itibariyle ise bu kapitülasyonların Osmanlı Devleti’ni bir sömürge devletine dönüştürdüğü de yadsınamaz bir gerçektir.

Osmanlı Devleti siyasal, askerî ve ekonomik anlamda güçlü olduğu süre içerisinde –ki bu süre on yedinci asrın sonlarına kadar devam edecektir- Boğazlar üzerindeki hakimiyetini üst düzeyde koruyabilmiş, güçten düşmeye başladığı ve bunun tescillendiği 1699 Karlofça Antlaşması ve 1700 İstanbul Antlaşması ile Boğazlar tehlikeye açık hale gelmeye başlamıştır.


Boğazları doğrudan tehlikeye sokan 1700 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması ile Rusya Azak Kalesi’ni ele geçirmiş, yani Karadeniz’de gemi yüzdürmeye başlamıştır. Haliyle bu durum da1453’ten beri devam eden rakipsiz hakimiyetin tehdidi manasını gelmektedir ki 1700 yılından sonra Osmanlı Devleti, Boğazlar konusunda tehditlere maruz kalacaktır. 1711 Prut Savaşı’nda Azak Kalesi Rusya’dan geri alınmış ve Karadeniz’de tek hakimiyet yine sağlanmıştı. Fakat 1735-39 Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşları sonucundaki Belgrad Antlaşması ile Azak Kalesi yıkılmış ve çevresi Osmanlı ve Rus hakimiyetinden arındırılarak, Rusya bir süre daha Karadeniz’den uzak tutulmuştur. Ta ki 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar ki bu savaş bazı otoriteler tarafından Osmanlı Devleti için sonun, yani çöküşün başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu savaşta İngiltere desteğiyle Akdeniz’e inip Boğazları tehdit eden Rusya, 7 Temmuz 1770 yılında Osmanlı donanmasını Çeşme Limanı’nda yakmıştır. Fransa’nın uyarısıyla ve meşhur Baron de Tott’un yardımıyla Çanakkale Boğazı tahkim edilmiş ve Rusya bu tahkimatı zorlamaya cesaret edememiştir.


Neticede bu savaş Osmanlı tarihinin en ağır antlaşmalarından biriyle sonuçlanmıştır ki, Sultan III. Mustafa yenilginin bunun üzüntüsü ve kahrıyla felç geçirerek vefat etmiştir. 21 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması içerik olarak çok çeşitli alanlarda maddeleri olmakla beraber biz şu an için sadece Boğazları ilgilendiren kısmına değineceğiz.


Bu antlaşma ile Rusya’nın Kırım’ı ilhak süreci başlamıştır. Kırım bağımsız bir toprak parçası yapılarak Osmanlı Devleti’nden koparıldı ve 1783 yılında işgal edilmiş ve bu işgal Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti Karadeniz’de rakipsiz olma vasfını da yitirmiştir. Kırım’ın kaybıyla Karadeniz’de etkinlik kazanan Rusya büyük emeli olan güneye yani sıcak denizlere inme politikasında önemli bir adım atmış oldu. Şunu da belirtmek gerek ki Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Karadeniz’de avantaj sağlayan Rusya, Osmanlı Devleti’nden ticari haklar elde etmekle beraber, savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine, Akdeniz’e savaş gemilerinin inmesine kesin bir dille karşı çıkmıştır.


Boğazlarla üzerindeki Osmanlı hakimiyetini etkileyen bir diğer gelişme 19. yüzyılın başında İngiltere ile yapılan 5 Ocak 1809 Kala-i Sultaniye diğer adıyla Çanakkale Antlaşması’dır. Bu antlaşmanın 11. maddesi ile Osmanlı Devleti, yabancı savaş gemilerine Boğazların açılmamasını İngiltere’ye kabul ettiriyordu. Bu da Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır benimsediği “Boğazların Kapalılığı” ilkesinin devletler arası bir belgede yer alması ve bu ilkenin yabancı bir devlet tarafından resmen kabul edilmesi anlamına geliyordu.


Boğazlardan ticari amaçla geçiş ve Karadeniz’de serbest ticaret hakkı Rusya ile imzalanan 7 Ekim 1826 tarihli Akkerman Antlaşması ile teyit edildi. Barış zamanı bütün ticaret gemilerinin geçişinin yanında, Karadeniz’in bütün yabancı gemilere açılması 14 Eylül 1829 tarihli Edirne Antlaşması ile gerçekleşti.

Bundan böyle Karadeniz, Osmanlı Devleti’nin bir gölü ya da diğer bir deyişle Türk Gölü olmaktan çıktı.


1832 yılında Suriye’yi silah zoruyla işgal edip, kendi hakimiyetine almaya çalışarak II. Mahmut tarafından âsi ilan edilen Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı karşısında Osmanlı ordusunun kendi valisiyle baş edememesi ve Mısır ordusunun Anadolu’nun içlerine kadar girmesiyle beraber yabancı devletler duruma müdahil olmuşlardır. İngiltere’nin arabuluculuğuyla imzalanan 6 Mayıs 1833 tarihli Kütahya Antlaşması’yla Mısır Meselesi geçici olarak savuşturulmuştur.


Kütahya Antlaşması’nı müteakip II. Mahmut ittifak arayışına girmiş ve Rusya’ya yaklaşmayı tercih etmiştir. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 8 Temmuz 1833’te Hünkâr İskelesi (Beykoz) Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti, Kavalalı İsyanı esnasında Boğazlardan geçip Beykoz’a demirleyen Rus donanmasının geri çekilmesini sağlamakla beraber genel olarak antlaşma tehlike anında devletlerin birbirine yardımını ön görmekteydi. Gizli maddede ise Rusya’nın güvenliğini tehdit eden bir durum olduğunda Boğazların bütün savaş gemilerine kapatılması taahhüt ediliyordu. Böylece Rusya, Osmanlı Devleti eliyle Boğazlar üzerinde söz sahibi yapılıyordu.


1839 yılında Mısır Meselesinin tekrar ortaya çıkması ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul’a yürüme tehlikesinin tekrar gündeme gelmesi üzerine Rusya, Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın kendisine verdiği yetkiyle Boğazlardan geçerek Osmanlı Devleti’ne yardım edecekti. Buna meydan vermek istemeyen İngiltere yaptığı siyasi teşebbüslerle tarafları ve büyük devletlerin temsilcilerini Londra’da bir araya getirdi. 15 Temmuz 1840 Londra Antlaşması’yla Mehmet Ali Paşa Mısır’la yetinmek zorunda kaldı ve Osmanlı Devleti’ni tehdit ettiği takdirde Avrupalı büyük devletlerin Boğazları savunması kararlaştırıldı. Bunun haricinde Boğazların barış zamanında bütün savaş gemilerine kapalı olması konusunda anlaşıldı. Böylece Hünkâr İskelesi Antlaşmasıyla Rusya’ya verilen yetki Londra Antlaşmasıyla büyük Avrupalı devletlere de tanınmıştır. Bu antlaşma, Boğazlar Meselesinin müstakil olarak ele alınacağı Londra Boğazlar Sözleşmesi’ne de giden yolu açacaktır.


Mısır Meselesinin halledilmesinden sonra Londra’da Fransa, Rusya ve Prusya temsilcileri; Çanakkale ve Karadeniz Boğazları konusunda Osmanlı Devleti ile genel bir antlaşma imzaladılar. (13 Temmuz 1841). Londra Boğazlar Sözleşmesi olarak adlandırılan bu antlaşmaya göre;

Boğazların barış zamanı yabancı devletlerin savaş gemilerine kapalılığı ilkesi, Osmanlı Devleti’nin kendi takdirine bırakılmaktan çıkarılarak uluslararası yükümlülüklere dayanan bir kural haline getirilmiştir.


Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına müdahale edilmiş, Boğazlar üzerindeki tek başına söz söyleme, istediği devlet için boğazları açma veya kapama imkanını kaybetmiş, bu imkân artık uluslararası bir zemine oturtulmuştur. Sadece savaş zamanı Osmanlı Devleti’ne istediği savaş gemisini boğazlardan geçirme hakkı tanınmıştır.


Londra Boğazlar Sözleşmesi 1853 yılına yani Kırım Savaşı’nın çıktığı zamana kadar devam edebildi. Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne açtığı savaşta, müttefik olarak yanında İngiltere ve Fransa donanmaları Osmanlı Devleti’ne yardım için Boğazlardan savaş gemilerini geçirdi. Savaş sonunda Rusya yenildi ve 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi’ndeki Boğazlar statüsü aynen tekrarlandı. Fakat Karadeniz tarafsız bir deniz haline getirilerek bütün yabancı devletlerin ticaret gemilerine açık, savaş gemilerine kapalı hale getirildi. Ayrıca Osmanlı Devleti ve Rusya’nın Karadeniz tersane ve donanma bulundurması yasaklandı. 1841 sözleşmesinde Boğazlardan barış zamanı savaş gemisi geçmesine izin verilmemesi durumu, savaş zamanını da kapsar hale getirilerek Osmanlı Devleti Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını bir parça daha yitirdi.


Rusya, Karadeniz ve Boğazlar konusundaki antlaşma maddelerinden hoşnut olmadı. 1870 yılında Almanya-Fransa savaşını fırsat bilerek Paris Antlaşması’nın Karadeniz ile ilgili hükümlerini tanımadığını ilan etti (31 Ekim 1870). Almanya da Rusya’nın yanında durdu. Osmanlı Devleti ise İngiltere’den yana tavır aldı. Londra’da Osmanlı, Almanya, Avusturya, İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya temsilcileri bir konferans toplandı. Konferans sonunda 17 Ocak 1871 tarihli yeni bir Londra Antlaşması imzalandı.

Bu antlaşmaya göre;


Karadeniz’in tarafsızlığı kaldırıldı. Osmanlı Devleti ve Rusya Karadeniz’de savaş gemisi bulundurabilecekti. Rusya böylece güneye inme yolundaki bir engeli kaldırmış oluyordu, Osmanlı Devleti ise Karadeniz kıyılarında hakimiyet elde edebiliyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’ne Boğazları barış zamanı kapalı tutmayı yükleyen madde de iptal edildi.


Böylece Osmanlı yönetimi gerekli gördüğünde dost veya müttefik savaş gemilerini Boğazlardan içeriye alabilecekti. Burada maksat Rusya’yı tehdit etmekti. Fakat aynı zamanda Osmanlı Devleti için büyük bir taviz oldu.


1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı neticesinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın Boğazlar üzerindeki hükmü; “barışta veya savaşta Rus limanlarına gelecek veya Rus limanlarından gidecek tarafsız ticaret gemilerine açık bulundurulacağı” yönündeydi. Bilindiği üzere bu antlaşmanın yürürlüğe girmemiş ve 14 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşması da 1871 Londra Antlaşması’nı esas almıştır. Bu tarihten I. Dünya Savaşı’na kadar Boğazlar rejimi 1871 Londra Antlaşmasıyla belirlenmiştir.


Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Devleti boğazları bütün yabancı savaş gemilerine kapatmıştır. Boğazların statüsündeki değişiklik ise Goeben ve Breslau isimli Alman savaş gemilerinin boğazlardan içeri alınmasıyla bozulmuş ve Osmanlı Devleti’ne büyük tepki oluşmuştur. Osmanlı Devleti gemileri satın alıp, isimlerini değiştirip, Türk bayrağı çekerek Sivastopol’u bombalayınca I. Dünya Savaşı’na Almanya ve Avusturya’nın yanında girmiştir. I. Dünya Savaşı’nda Boğazları etkileyecek en önemli gelişme şüphesiz ki Çanakkale Savaşları ve sonuçları olmuştur.


EFSANE DEĞİL, GERÇEK BİR DESTAN YAZILMAYA BAŞLIYOR:


2 Ağustos 1914’te Almanya ile yapılan gizli ittifakın hemen peşine, Harbiye Nezâreti’ nin genel seferberliğin ilan edildiği hususundaki yazılı emri aynı gün, yani 2 Ağustos 1914 Pazar günü saat 13.30’da Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na ulaştırıldı: 3 “7’nci Kolordu, 21’inci ve 22’nci tümenler dışında, kara ve deniz ordularının seferber olmalarını ve bütün müstahkem mevkilerin silahlandırılmasını padişah emretmiştir. Seferberliğin birinci günü, 3 Ağustos 1914 Pazartesi günüdür. Bu emir ivedilikle ast komutanlıklara bildirilecektir.” Bu emrin peşine, Enver Paşa tarafından Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na gönderilen bir telgrafla işin rengi belli olmuştur. Enver Paşa telgrafta “Almanya Hükümeti’nin Goeben ve Breslau ismindeki harp gemilerinin düşmanla muharebeye tutuşmuş olmaları muhtemeldir. Adı geçen gemiler Boğaz’a iltica ederlerse girişlerine müsaade ve kabul ediniz” diyordu. 7-8 Ağustos’ta çekilen bu telgrafın üzerinden üç gün geçtikten sonra Enver Paşa, kabine toplantısında “Müjde! Bugün bir oğlumuz oldu.” diyerek bu iki geminin Çanakkale Boğazı’nı geçtiğini bakanlara bildirdi.


Yavuz ve Midilli gemileri başta olmak üzere Osmanlı filosu, Amiral Souchon komutasında, 27 Ekim 1914’te Karadeniz’e çıktı. 29 Ekim’de Rus donanmasına ve sahillerine ateş açtılar. Bu harekât; Enver, Talat ve Cemal Paşaların kararıyla gerçekleşmiş olsa da arka planında Almanların Yavuz ve Midilli’yi Osmanlı Devleti’ne vermelerinin gerekçesi vardı. Yavuz ve Midilli, genellikle Karadeniz’de kullanılacak; Çanakkale, Ege ya da Akdeniz’de kullanılmayacaktı. Çünkü Almanlar için öncelikli hedef Ruslardı.


1915’in kış aylarında Almanya-Avusturya ortak harekâtıyla Rusların üzerine gidilmişti. Yavuz ve Midilli’nin Karadeniz’deki harekâtıyla Ruslar iyice zayıf düşürülecekti. Dolayısıyla Almanlar açısından Osmanlı Devleti’nin harbin içerisinde olması gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu.


İngiltere açısından bakıldığında ise, en etkili hücum yönü Türklerin kuvvet merkezi olan İstanbul’a karşı olacaktı. İstanbul’a giden en kestirme yol da Çanakkale’den geçiyordu. Bu yüzden İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener, Osmanlı Devleti’ni en kolay ve kestirme yoldan saf dışı bırakabilmek için stratejik hedef olarak gördüğü İstanbul’a ulaşabilmek gayesiyle Çanakkale’ye bir askerî gösterinin tertiplenmesi gerektiği fikrini ortaya attı. 23 Kasım 1914 tarihinde yapılan kabine toplantısında, İngiltere Deniz Bakanı Churchill, İstanbul’un tehdit altında tutulması yöntemi ile Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılarak savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önlemek için Çanakkale’ye taarruz edilmesi fikrini savundu ve bu fikrini kabineye de kabul ettirmeyi başardı.


Sebepleri neler ve müsebbipleri kimler olursa olsun; harplerden yorgun düşmüş ve harekât kabiliyetini kaybetmek üzere olan Osmanlı Devleti, fikrî ve fiziki hazırlığı olmadan yeni bir harbin içine çekilmişti. İngiltere, “Şark Meselesi” nin çözümünü İstanbul’un alınmasında görüyordu. İstanbul’a giden yol elbette Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Bu nedenle Dünya Savaşının (Harb-î Umumî’nin) askerî kuvvet olarak en büyük cephesi Çanakkale’de açıldı.


Yalnız elde hazır kara kuvveti bulunmadığından Lord Kitchener, Osmanlı Devleti’ne karşı sadece denizden yapılacak bir harekâtın mümkün olup olmayacağı hususunu tartışmaya açmıştır. Deniz Bakanı Churchill’in katkılarıyla 1915 Ocak ayı ortalarında İngiliz Kabinesi’nde Çanakkale Boğazı’na denizden bir çıkarma yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır. 13 Ocak 1915 tarihli Çanakkale Boğazı’na denizden taarruz planı, Savaş Konseyi’nin 28 Ocak 1915 tarihli toplantısında kabul görmüştür. Bu kararın alınmasının önemli sebeplerinden birini de inşası yeni bitmiş olan Queen Elizabeth zırhlısının 38 cm’lik toplarının Çanakkale’nin eski istihkâmlarını yerle bir edeceği düşüncesi oluşturmuştur.


Harekâta asker ayrılmadığı için Çanakkale Boğazı’nı sadece gemileri kullanarak geçmeye çalışma planı üzerinde sonunda anlaşmaya varılmıştır. İngilizlerin Boğaz’ı denizden zorlayarak geçme planı aşağıdaki şekilde ayrı ayrı dört safhaya ayrılmıştır:


1. Çanakkale Boğazı ağzındaki giriş tabyalarının düşürülmesi,

2. Kepez’e kadar olan bölgedeki iç savunma tertibatının tamamen tahrip edilmesi,

3. Çanakkale dar geçidindeki tabyaların düşürülmesi,

4. Mayın hatlarında açılacak bir gedikten ilerlenerek, daha yukarıda bulunan savunma tesislerinin tahribinden sonra donanma ile İstanbul üzerine yürümek.


Planın bundan sonrası İtilaf Donanması’nın Boğaz’ı geçip Türk-Alman Donanması’nı batırdıktan sonra Rus kara birliklerinin İstanbul’u işgal etmesini içermiştir. Rus kuvvetlerinin Türk-Alman Donanması batırılıncaya ve İtilaf Donanmaları el ele verinceye kadar karaya çıkmaması, yine donanmanın yalnız başına Boğaz’dan geçmek için son gayretini sarf edinceye kadar ordunun kullanılmaması öngörülmüştür.


Bu kapsamda İngiliz Donanması’na ait Queen Elizabeth, Agamemnon, Irresistible, Inflexible, Lord Nelson, Albion, Cornwallis, Vengeance, Canopus, Ocean, Majestic, Triumph ve Swiftsure zırhlıları şubat ayı başlarında Çanakkale’ye hareket emrini almışlardır. Bu tarihten sonra Çanakkale Boğazı önündeki adalardan Limni ve Bozcaada’da üslenen İtilaf Donanması’ndaki gemi sayısı gün geçtikçe artmıştır. Amiral Guepretta komutasındaki Fransız savaş gemilerinin de İngiliz gemilerine katılmasıyla oluşan donanma, “Birleşik Donanma” adını almıştır. Birleşik Donanma Başkomutanlığı görevi İngiliz Amirali Carden’e verilmiş ve Amiral Carden forsunu Inflexible zırhlısına çekmiştir. Amiral Carden’in yanına ikinci komutan olarak atanan amiral de Robeck 22 Ocak 1915’te forsunu Vengeance muharebe gemisine çekerek şubat ayı başlarında Çanakkale önlerine gelmiştir.


18 MART 1915 ÖNCESİ BİRLEŞİK DONANMANIN ÇANAKKALE BOĞAZI’NA YÖNELİK DENİZ HAREKÂTI:


Rusların 1 Kasım 1914’te Kafkaslardan taarruza geçmesi üzerine müttefiki İngiltere ve Fransa da 3 Kasım 1914 günü Boğaz giriş tahkimatını bombardımana tâbi tutmuştur. Görkemli biçimde başlatılan bombardıman bir sonuç alma amaçlı olmasa da bir gösteri, bir tehdit ve bundan da öte Osmanlı Devleti’ne karşı bir savaş ilanı anlamı taşımıştır. 3 Kasım 1914 sabahı 06.40 da iki İngiliz ile iki Fransız zırhlısı başta olmak üzere 18 savaş gemisinden oluşan İtilaf Donanması, Boğaz girişine yaklaşmıştır. Bu gemilerden İngiliz Amiral Carden komutasında Inflexible ve Indefatigable isimli İngiliz zırhlıları Ertuğrul ve Seddülbahir; Fransız Amiral Guepprate komutasındaki Verite ve Suffren isimli Fransız zırhlıları da Kumkale ve Orhaniye tabyalarını saat 06.50’den itibaren yaklaşık 14.000 metre mesafeden bombardımana başlamışlardır. İtilaf Donanması’na ait gemilerin topçu ateşinin etkisi dışında kalmaları ve havanın da hafif sisli olması dolayısıyla Türk topçuları önce karşılık verememişlerdir. Ancak daha sonra bu gemilere saat 07.05’te dört adet uzun menzilli 24 cm’lik topa sahip Orhaniye ve Ertuğrul bataryalarından toplam 10 mermi ile karşılık verilmiştir. 17 dakika süren topçu ateşinden sonra İtilaf Donanması muharebeyi keserek Saroz Körfezi istikâmetinde uzaklaşmıştır.


İtilaf Donanmasının 17 dakikalık bombardımanı sonucunda Boğaz girişinde bulunan Seddülbahir tabyasında bir cephaneliğin top isabeti alması sonucu cephanelik büyük hasara uğramış ve havaya uçmuştur. Bu olay sonucu beşi subay ve 80’i er olmak üzere toplam 85 kişi şehit olmuş ve 31 kişi yaralanmıştır.


3 Kasım 1914 tarihindeki bombardımandan sonra Boğaz’ı zorlamaya yönelik ilk ciddi teşebbüs 19 Şubat 1915 günü gerçekleştirilmiştir. Bu 3,5 aylık zaman zarfında Birleşik Filo, Bozcaada civarında bulunmuş ve sadece Boğaz’ı gözlemekle yetinmiştir.


19 Şubat 1915 bombardımanı 12 savaş gemisinden oluşan Birleşik Filo’nun uzak mesafeden Boğaz ağzındaki giriş tahkimatını ateş almasını esas almıştır. Bombardıman saat 09.51’de İtilaf Donanması’nın Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyalarına ateş açmasıyla başlamış; daha sonra Rumeli yakasındaki Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarını da içine almıştır.


Başlangıçta Türk topçu bataryaları menzilleri dışında kaldığından dolayı İtilaf Donanma gemilerine karşılık veremeyerek susmak zorunda kalmışlardır. Uçak ve gemi gözetlemesi ile saat 12.00’ye kadar süren bombardımana saat 14.30’a kadar ara verilmiştir. Bu saatten sonra yeniden başlayan bombardımanda İtilaf Donanması’na ait gemiler beş-altı bin metre mesafeye sokulunca o zamana kadar sessiz kalan Türk topçu bataryaları tarafından karşılık verilmeye başlanılmıştır. Yaklaşık üç saat süren mücadelede Orhaniye ve Ertuğrul tabyaları tarafından İtilaf Donanma gemilerine 38 mermi ile karşılık verilmiştir. Orhaniye tabyasının şiddetli ve sürekli ateşiyle Vengeance zırhlısının yakınına düşen dört mermi, bu geminin seren donatımını tahrip etmiştir.12 Saat 17.30’da karanlığın basması üzerine Amiral ateşkes emrini vererek filosuna Çanakkale Boğazı önünden çekilmeyi bildirmiştir.13 Yedi saat süren bombardımanın sonunda İtilaf Donanması’nın attığı çok fazla mermi karşısında Türk tarafında insan kaybı dört şehit ve 11 yaralı olarak verilmiştir. Bombardımanın süresi ve tüketilen cephane göz önüne alındığında tabyalarda az sayılabilecek hasar meydana gelmiştir. Bunca yoğun ateşe karşılık meydana gelen insan zayiatı ve maddi hasarın azlığı Türk tarafı için büyük bir moral kaynağı olmuştur.


19 Şubat 1915’ten sonra havalar bozmuş; bombardımana ve deniz uçaklarınca yapılan hava keşiflerine bir hafta ara verilmek zorunda kalınmıştır. Bu bir haftalık süre, Türk tarafına Boğaz giriş tabyalarının az olan hasarlarını onarmak için iyi bir olanak sağlamıştır. 19 Şubat 1915’te tahrip edilemeyen Boğaz giriş tabyalarının imhası ve mayın tarama faaliyeti için, taarruz, Queen Elizabeth ve Irresistible gibi dönemin en güçlü ve modern gemilerinin de tam katılımıyla tabyaların bu kez yakın mesafeden bombardımanıyla 25 Şubat 1915’te başlatılmıştır.


Saat 10.00’da İngiliz Agamemnon zırhlısının Ertuğrul tabyasına ateşi ile başlayan ve saat 17.30’a kadar devam eden yoğun bombardıman sonucu Boğaz girişinde bulunan tabyalar hemen hemen bütünüyle hasara uğramıştır.


Bütün bu gelişmeler yaşanırken mart ayının başından 18 Mart 1915 Çanakkale Boğaz Muharebesi’ne kadar Birleşik Filo’nun Boğaz tabyalarına karşı bombardımanları devam etmiştir. Yine bu dönemde Birleşik Filo’ya ait balıkçı gemileri mayın arama tarama faaliyetlerine başlamışlardır. İngiliz arşiv belgelerinde “Mayın sahasının çok iyi savunulduğu, mayın ve karakol gemilerinin Dar Geçit’te konuşlandırılan altı tane dev gibi ışıldak ve bataryaların ateşi altında geçmek zorunda kaldıklarından” bahsedilmiştir.


Bu durumda, adım adım ileri harekâta devam edileceği yerde, daha fazla katı tedbirler alınması kararlaştırılarak ve bu konuda Amiral Carden’e baskı yapılarak çok miktarda kayıp vermekten çekinmemesi de kendisine tavsiye edilmiştir.


Bu esnada kara birliklerinin henüz hazır olmamasından dolayı donanmanın yalnız başına hareket edeceği kesinleştiğinden, 15 Mart 1915’te Amiral Carden her şeyin hazır olduğunu ve havanın da müsait olduğu takdirde 18 Mart’tan itibaren taarruz edilebileceğini bildirmiştir. Ancak Amiral Carden’in 1915 Şubat ayı sonundan mart ayı ortalarına dek Boğaz içinde gece ve gündüz sürdürdüğü operasyonlar başarıya ulaşamamıştır. Deniz uçaklarından yeterince faydalanılamamış, mayın tarlaları temizletilememiştir. İşte gerek bu başarısızlıkların yarattığı hayal kırıklığı, gerekse gelecekte de karşılaşılabilecek güçlükler, Amiral Carden’i ümitsizliğe düşürmüş ve bu durum sağlığını olumsuz yönde etkilemiştir. Bu sebeple 17 Mart 1915 günü Amiral Carden görevinden istifa etmiş; yerine Amiral de Robeck Akdeniz Müttefik Deniz Kuvvetleri Başkomutanlığına getirilmiştir.


ÇANAKKALE BOĞAZININ SAVUNULMASI VE NUSRET MAYIN GEMİSİ:


Çanakkale Boğazı savunmasından sorumlu olan Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Boğaz tahkimatının deniz topçu bataryaları ile takviye edilmesi çalışmalarına paralel olarak Osmanlı Donanması’na ait Selanik, İntibah, Sivrihisar ve Nusret mayın gemileri, 1915 yılının mart ayı başlarına kadar Çanakkale Boğazı’ndaki ilerleme istikametine dik 10 hat üzerinde mayın engelleri tesis etmiştir.


Tophaneli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey komutasındaki Nusret mayın gemisi ise 8 Mart 1915 sabahı gizli şekilde Erenköy Koyu’na girip Müttefik Filo gemilerinin geri dönüş manevra alanının tam içine 11. hat olarak 26 mayın dökmüştür.


Kıdemli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey komutasındaki Nusret mayın gemisi, 8 Mart 1915 sabahı saat 05.00’da Nara’dan hareketle seyre başlamıştır. Mayın hatlarını başarıyla geçen gemi, dumansız bir seyirle saat 07.00’a doğru Erenköy Bölgesi’ndeki Karanlık Liman’a ulaşmıştır. Saat 07.10’da geri dönüşe geçilirken, her biri 80 kilo şarjlı 26 mayın, poyraz-lodos istikâmetinde, 100’er metre aralık ve 4-5 metre derinlikte döşenmiş ve böylece Boğaz’da 11. mayın hattının tesisi tamamlanmıştır. Bu hat diğerleri gibi Boğaz’ın orta hattına dikey değil, paralel olarak ve özellikle de İtilaf Donanma gemilerinin manevra alanı üzerine kurulmuştur. Bu döküm işinde Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi (Akpınar) Bey, gemi komutanı ile beraber bulunmuş ve ona yardım etmiştir. Bu bölgede karakol görevi yapmakta olan İtilaf Donanması’na ait mayın arama gemileri sabaha karşı geri çekildiklerinden, bu harekât sırasında hiçbir İtilaf Donanması’na ait gemiye rastlanılmamış; saat 08.00’da Nusret mayın gemisi Çanakkale önüne demirlemiştir.


VE TARİH 18 MART 1915


18 Mart’tan önce devam eden birkaç günlük sessizlik, 18 Mart 1915 sabahı güneşli ve sakin bir günde saat 8.30’da yola çıkan İtilaf Donanması’nın daha önceden kararlaştırılmış olan savaş düzeninde saat 10.00’da Çanakkale Boğazı önüne yaklaşması ile bozulmuştur. En önde Triumph, onu takiben sıra ile Agamemnon, Lord Nelson, Queen Elizabeth, Inflexible, Prince George zırhlıları ve bu gemilerin arkasında beş torpidobot görünmüştür. Kruvazörlerin hemen arkasından saat 10.30’da Agamemnon’un kılavuzluğunda Amiral de Robeck’in de içerisinde bulunduğu Queen Elizabeth ve diğer üç zırhlıdan oluşan Birinci grup gemileri Boğaz’dan girerek yerlerini almışlardır. Üçüncü gruptan Triumph ve Prince George da büyük zırhlıların iki kanadında ilerlemişlerdir. Bu gemilerden Triumph saat 11.15’te Türk orta bölge topçularına, yani Anadolu yakasında Halileli sırtlarına ilk mermisini atmıştır. Diğer gemiler ise saat 11.40 dan itibaren ağır topları ile 15.000 metre mesafeden iç tabyalara ateşe başlamışlardır. Queen Elizabeth zırhlısı “Anadolu Hamidiyesi - Çimenlik”, Agamemnon zırhlısı “Rumeli Mecidiyesi”, Lord Nelson zırhlısı “Namazgâh”, Inflexible zırhlısı “Rumeli Hamidiyesi”, Triumph “Dardanos ve Anadolu tarafındaki obüsler” ve Prince George ise “Tenker ve Baykuş (Mesudiye)” tabyalarını hedef almıştır. Saat 11.45’te Queen Elizabeth zırhlısının attığı mermilerden biri Çanakkale şehrine düşerek yangın çıkarmıştır. Saat 12.00 itibariyle Müstahkem Mevkii’nin muhabere santrali tahrip edilmiştir. Bunun sonucu olarak Genel Karargâh ile istihkâmlar arasında irtibat kesilmiş; Amiral V. Usedom ve Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat (Orgeneral Çobanlı) tabyalarla muhabere edemeyecek hale gelmiştir.


Kesilen haberleşme irtibatını ancak akşamüzeri yeniden sağlamak mümkün olmuştur. Yine saat 12.20’de Queen Elizabeth zırhlısının attığı bir mermi Çimenlik’ te bir cephaneliğe düşmüş, diğer bir mermi de Anadolu Hamidiye Kışlası’na isabet ederek, tahribata sebep olmuştur. Mesafenin çok uzak olmasından dolayı saat 11.45’e kadar suskun kalan Türk bataryaları ve özellikle Dardanos tabyasının 15 cm’lik topları derhal ateşe başlamışlardır. Bu bataryalar, uzaktan ateş açmakta olan Queen Elizabeth zırhlısına erişemedikleri için ateşlerini diğer gemiler üzerinde toplamışlardır. Saat 12.00’yi birkaç dakika geçe gerçekleştirilen tahribatı yeterli gördüğünden, Amiral de Robeck, Fransız Amirali Guepratte’ ya Üçüncü grubu teşkil eden dört Fransız zırhlısını ileriye kaydırmasını emretmiştir. Gaulois ve Charlemagne soldan, Bouvet ve Suffren zırhlıları sağdan A Hattı’ndan İngiliz zırhlılarının yanından geçerek kaleleri daha kısa mesafeden dövmeye başlamışlardır.


Bu esnada B Hattı Fransız gemileri merkez tahkimatındaki Türk topçularının etki menziline girmiş, onlara yedi-sekiz kilometre yaklaşmışlardır. Bu yakınlık en güneydeki Mesudiye ve Dardanos tahkimatına göre üç-dört kilometreye kadar inmiştir. Fransız gemilerinin bu hareketiyle Türk ağır topçusu aniden ateşe başlamıştır.


Artık savaşın en şiddetli anları yaşanmaya başlamıştır. B Hattı muharebe gemileri tabyalarla muharebeye girdikten kısa süre sonra İtilaf Devletleri açısından ilk aksilik belirmiştir. Saat 12.30’da Gaulois zırhlısı, Rumeli Mecidiyesi’nin yoğun top ateşi sonucu su kesiminin altında isabet alınca, bacası ve direkleri parçalanmış; savaş alanından çekilmek zorunda kalmıştır.


Bu esnada Fransız Amiral Guepratte, Dublin kruvazörünü yardım için çağırmıştır. Gaulois’in 400 kişilik mürettebatı kruvazöre transfer edilmiş ve zırhlı bu durumda Bozcaada yakınlarındaki Tavşan Adası’nda baştan kara etmek (karaya oturtulmak) zorunda kalmıştır. Fransız Suffren zırhlısına da 14 dakika içerisinde 14 mermi isabet etmiş; gemide yangın çıkmıştır. Daha sonra saat 13.15’te Türk topçu bataryalarının ateşi ile Inflexible zırhlısı iki isabet almış, pruva (ön direk) çanaklığı harap olmuştur. Olay esnasında üç kişi ölmüş, beş kişi yaralanmıştır. Gemi, atış kontrol merkezindeki hasarı tamir için savaştan çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak saat 14.30 itibariyle yerine dönmeyi başarmıştır.


Bu sırada Agamemnon, Lord Nelson, Albion ve Charlemagne gemileri de Türk topçu bataryalarının ateşi sonucu birtakım isabetler almıştır. Saat 13.20’de Hamidiye istihkâmları Fransız Bouvet zırhlısını ateş altına almışlardır. Bouvet, Kepez Burnu’nu geçtikten sonra Hamidiye toplarının menzilinden çıkmış olduğundan, bu defa Rumeli kıyı bataryaları gemiye ateşe başlamışlardır. Şiddetli ateş sonucu Bouvet zırhlısının direkleri ve bacası parçalanmış ve gemi sancak (sağ yan) tarafına yatmıştır.


Fransız Suffren zırhlısına ise 14 dakika içinde 10mermi isabet etmiş; şiddetli ateş geminin ambarlarını tutuşturmuştur. Saat 13.30 itibariyle Türk bataryalarının çoğu harabeye dönmüştür.


En güçlü batarya olan Dardanos Bataryası’nın Komutanı Yüzbaşı Hasan, Takım Komutanı Üsteğmen Mevsûf ile üç er saat 14.00 itibariyle şehit düşmüşlerdir. Saat 14.00’e doğru Türk topçusundaki bu ateş azalması, Birleşik Donanma Komutanı Amiral de Robeck’i iyice ümitlendirmiştir.


Amiral artık mayın tarama faaliyetlerine başlanarak daha yakından Sarısığlar tarafından ana tabyaların tahrip edilmesine karar vermiştir. Bu düşünce ile mayın tarama gemilerine muhriplerin korumasında ileri çıkmaları için emir vermiştir. Bu da yetmemiş; Amiral de Robeck, Albay Sadler komutasındaki İkinci gruba -planlanan zamandan 1,5 saat evvel- ön saftaki Fransız gemilerinin yerini almasını bildirmiştir.


Bunun üzerine, gerideki İkinci birliği oluşturan İngiliz zırhlıları ileriye yanaşmak; öndeki Fransız zırhlıları ise onlara yer açmak üzere büyük bir manevra hareketiyle Erenköy Koyu’ndan geri çekilmek üzere harekete geçmişlerdir. Bu noktada o zaman kadar gerçekleştirilen topçu ateşi arasında mayınlar unutulmuş; İtilaf Donanması’na ait gemiler ancak en öndeki iki sıra mayını temizleyebilmişlerdir.

Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar dışında daha temizlenmemiş sekiz mayın hattı bulunmuştur. Amiral de Robeck o derinlikte mayın olup olmadığının henüz farkında olmamıştır. Biraz sonra ileriye sürülecek olan mayın gemilerinin meydana çıkarması ve eğer varsa olanları da toplaması, donanmanın önünü açması öngörülmüştür.


Bu esnada Birleşik Filo açısından günün ilk felaketi kendini göstermiştir. İkinci Tümen’deki İngiliz gemilerinin Üçüncü Tümen Fransız gemilerinin yerini almak üzere ileri yanaşmaları, Boğaz’ın en geniş yeri olan Karanlık Liman önlerinde trafiği karıştırmıştır.


Amiral gemisi Ocean, Anadolu yönünde sağ kanatta bulunmuş, peşinden Irresistible, Albion, Vengeance, Swiftsure ve Majestic, Triumph ile Prince George gemileri gelmiştir. Bu arada devam etmekte olan uçak keşifleri tabyalarda önemli bir hasar meydana gelmediğini bildirmiştir. Tam bu sırada Nusret mayın gemisinin dökmüş olduğu mayınlar, müthiş bir sürpriz halinde ortaya çıkmıştır. Saat 14.45’te topçu ateşi sonucu zaten yaralı olarak sağına kavis çizerek dönmeye çalışan Fransız Bouvet zırhlısı, Nusret mayın gemisinin Erenköy önlerine dökmüş olduğu mayınlardan birine çarpmış ve iki dakika içerisinde batmıştır.


İngiliz raporlarına göre, 639 kişilik mürettebatından ancak beş subay ve 30 er kurtulabilmiştir. Fransız kayıtlarına göre ise 680 asker ve 29 subaydan yalnızca 71 kişi kurtulmuştur. Bu andan itibaren, İtilaf Kuvvetleri açısından her şey ters gitmeye başlamış; bütün bu gelişmeler amiral gemisi Queen Elizabeth zırhlısında büyük dehşet uyandırmıştır. Amiral de Robeck, Erenköy Koyu’nun mayınlardan temizlenmiş olduğuna inandığından bu aksilikler serisinin ya şiddetli akıntının sürükleyip getirdiği yüzen mayınlar yahut da Boğaz’da karşıdan karşıya atan gizli torpido kovanları yüzünden meydana geldiğini düşünmüştür. Bununla da kalmamış; saat 16.11’de Queen Elizabeth’in yanındaki en güçlü savaş gemisi olan ve sabahtan beri topçu ile çarpışırken bir hayli yara alan İngiliz Inflexible zırhlısı, Bouvet’in battığı yerin yakınında manevra yapmakta iken bir mayına çarparak, yan tarafına yatmaya başlamıştır. Saat 16.15’te Inflexible’in mayına çarpıp ağır bir şekilde yaralanmasından kısa süre sonra, birçok mermi yarasına rağmen savaşa devam eden İngiliz Irresistible zırhlısı, makine dairesinin altından Nusret’in döktüğü mayınlardan birine çarpmıştır. Patlama sonrası geminin orta bölgesi parçalanmış, çok hızla su alan geminin makine dairesinden subay ve mürettebattan ancak üç kişi kurtulabilmiştir. Bu durumda Irresistible zırhlısı, Erenköy Koyu’nda Türk toplarının şiddetli ateşi altında hareketsiz biçimde kalmıştır. Türk topçu bataryalarının şiddetli ateşi altında Wear muhribi tarafından gemide bulunan 28 subay ve 582 Er Queen Elizabeth’e nakledilmiştir. Gemiyi çekmek üzere ise gemi komutanı ile seçilen 10 gönüllü çekilmeye hazırlamak üzere gemide kalmıştır.


Bu sırada diğer muharebe gemileri, tabyaların ve bataryaların ateşlerini köreltmek için olanca güçleriyle bombardımanlarını sürdürmüşlerdir. Saat 17.30 itibariyle İtilaf Donanması’na ait üç harp gemisi savaş dışına çıkmıştır. Bu kazalar serisi nedeniyle Amiral de Robeck, hiç hesapta olmayan mayın tehlikesinden dolayı hedefe ulaşılamayacağını anlamış, derhal İkinci grubun geri çekilmesi emrini vermiştir. Amiral de Robeck, Ocean zırhlısının komutanına Irresistible’ı yedeğine alması için Kurmay Başkanı Keyes ile talimat göndermiştir. Çekilme emrinden 15 dakika sonra Komodor Keyes, Wear muhribi ile Ocean’a gitmiştir. Gemi komutanı, Keyes’in ricalarına kulak asmamış, tabyalara ateş açmaya devam etmiştir. İşte bu noktada Nusret mayın gemisinin döktüğü bir başka mayına çarpan ve dâhilî bir patlamayla yaralanan gemi, kötü bir şekilde yan yatmıştır. Gemi mürettebatı yardıma koşan muhripler tarafından kurtarılırken, kendi haline bırakılan gemi akıntı ile sürüklenmiştir.


Zaten daha önce Ocean zırhlısı Anadolu Hamidiyesi ve Dardanos topçu bataryalarının ateşlerinden bir hayli ciddi yaralar almış olduğundan, mayın son darbe olmuştur.


Artık saat 18.00 itibariyle 18 Mart Çanakkale Boğazı’nı zorlama harekâtının başarıya ulaşmadığı kabul edilerek A ve B hatlarında su üstünde kalan bütün gemilere genel geri çekilme emri verilmiştir. Bütün gün boyunca uğranılan kayıpların büyüklüğü karşısında mayın tarama işine devam edilmeyeceği de anlaşılmış ve İtilaf Donanması geceyi geçirmek üzere Bozcaada’ya demir atmıştır.


SONUÇ:

18 Mart 1915 Çanakkale Boğazı Deniz Muharebesi, Çanakkale Boğazı’nın kara gücü olmadan yalnız donanma ile geçilemeyeceğini açıkça göstermiştir. 18 Mart 1915 Perşembe günü sabah saatlerinde başlayıp, akşama doğru biten bir günlük Çanakkale Boğaz Muharebesi’nde savaşa büyük ümitlerle başlayan büyük donanmanın kaybı da büyük olmuştur.


18 Mart 1915 Çanakkale Boğazı Deniz Muharebesi’nin kazanılmasında top ve mayın silahının birlikte kullanıldığında ne kadar etkili olduğu anlaşılmaktadır. Neredeyse İtilâf Donanması’nın savaş gücünün üçte biri yok olmuş; Fransız Bouvet, İngiliz Irresistible ve Ocean zırhlıları batmış; İngiliz Inflexible, Fransız Suffren ve Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştır. Ayrıca iki muhrip ve yedi mayın tarama gemisi de batmıştır.


İngiliz belgelerinde ağır hasara uğrayan gemilerin onarım için Malta’ya gönderildikleri ve uzun süre göreve başlayamadıkları bilgisi mevcuttur. Muharebe sonucu yaşanan insan kaybı da büyük olmuş; İngilizler 61, Fransızlar ise 640 ölü olarak kayıp vermiş; yaralılarla birlikte toplam kayıp 800’ü bulmuştur. Buna karşılık Türk tarafının kaybı müttefikleri olan Almanlarla birlikte ölü ve yaralı olmak üzere 97 kişiden ibaret olmuştur. Türklerin Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki yenilgilerinden yola çıkan ve Türk askerî gücünü küçümseyen İngiltere ve Fransa, sadece deniz gücüyle taarruz etmekte yanlış yaptıklarını çok geç olarak 18 Mart 1915’teki yenilgileriyle anlamışlardır.


18 Mart’ta başlayıp, daha sonraki aylarda devam eden muharebelerde Türk milletinin başarısı sömürge ülkelerinde, özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde, büyük yankılar uyandırmıştır. Uğranılan bu başarısızlık üzerine, sömürge imparatorlukları artık dağılma ve çözülme sürecine girmişlerdir. Bu suretle 11. ve 12. yüzyıllardan başlayıp günümüze kadar devam eden “Sömürgecilik”, “Kolonyalizm” veya “Emperyalizm” denilen anlayışın iflas ettiği yer Çanakkale coğrafyası olmuştur.


NEDEN UZATTIM:


Biliyorum bu yazımı diğerlerine nazaran biraz uzattım. Sıkılacağınızı, bana söyleneceğinizi, yazının tamamını okumadan bırakabileceğinizi göze alarak uzattım. Uzattım çünkü;

Tarihi, bırakın Heredot la başlatmayı Lozan la başlatanlar için,

Okumadan, araştırmadan dedikodu yapan ve tarihi çarpıtanlar için,

Bu şanlı destandaki tarihi süreç içinde çok önemli bir yer tutan, 18 Mart Deniz Zaferini unutturmaya çalışanlar olduğu için,

“Gizli madde” arayanlara, birkaç gizli madde hakkında bilgi vermek için,

M.Ö başlayan mücadeleleri günümüze kadar taşıyıp savunan 104+1 “edepsiz” için,

Vefalılar kadar vefasızlar için,

Bir hilal uğruna batan güneşler için,

Çanakkale’nin geçilmez değil, VAZGEÇİLMEZ olduğuna inandığım için uzattım.


Saygılarımla. KÖPRÜÜSTÜ MÜSAADE.



NOT:

Okumuş olduğunuz, son derece amatör bir ruh, pozitif akıl ve samimi duygularla yazmaya gayret ettiğim bu son yazımda olduğu gibi, bundan önceki çalışmalarımda da bana son derece güler yüzle ve yardım severlikleriyle destek olan, kaynak ve materyal temin etme konusunda tüm imkanlarını paylaşan Çanakkale Mehmet Akif ERSOY İl Halk Kütüphanesi Müdürlüğü’nün kıymetli yöneticileri ile tüm fedakâr personeline şükranlarımı sunarım.


K A Y N A K Ç A:

Doğruer Sedat (Mirliva Sedat), Boğazlar Meselesi ve Çanakkale Deniz Savaşında Türk İzleri, (Yayına hazırlayan ve sadeleştiren Yrd.Doç.Dr. Mehmet KÖÇER), Phoenix Yayınevi, 2007, Ankara.

Çamoğlu Şemsettin, (Emekli Yarbay, Gülhane Askerî Tıp Akademisi eski diş hekimi), Çanakkale Boğazı ve Savaşları, Kutulmuş matbaası, 1962, İstanbul.

Kaşıkçı Ahmet, İlklerin Beldesi Çanakkale, Gündüz Kitapevi Yayınları, 2008, Ankara.

Harp Akademileri K.lığı, 18 Mart 1915 87nci Yılı Kutlama Töreni Kitapçığı, Harp Akademileri Yayınları, 2002, İstanbul.

Acep fikir, Akıl, Cumhuriyet ve Erdem Platformu, (thehistorian3409).

187 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commentaires


bottom of page